|
1) Urmevî - Merâgî Sistemi |
Musikimizi nazariyat alanında ilk defa sistematik bir incelemeye alan okul bu okuldur. Bu okuldan evvel, musikimizde bir nazari sistemin kurulmadığını görüyoruz.
Safiyüddin Abdülmü'min Urmevî'nin başlatıp kurduğu bu sistemin ikinci büyük mimarı, kendisinden yaklaşık 70 sene sonra gelen Abdülkadir bin Gaybiyü'l-Hafız el-Merâgî, kısa adı ile Abdülkadir Merâgî, olmuş, okulun temelleri, uygulamalardaki esaslara göre atılarak mükemmel bir abideye dönüşmüştür. Bu mükemmellik o kadar etkili olmuştur ki, musikimiz, sarsılmadan, çok az bazı değişikliklerle, 700 sene bu sistem içinde yaşamını sürdürmüştür.
Gerek Safiyüddin ve gerekse Abdülkadir, kendilerinden evvel gelen ve musikimiz alanında yetişmiş ve şöhret sahibi olmuş büyük müzikologların bilgilerinden istifade ederek, sistemin kuruluşunda sağlam temeller atabilmişlerdir. Bu müzikologların başında Farabî (Ebu Nasr Muhammed, 873-950), îbn-i Sina (Ebu Ali Hüseyin, 980-1037) ve El Kindî (805-875) gelir.
Farabî'nin görüş ve tesbitlerinden faydalanan îbn-i Sina Kitabü'ş-Şifâ adlı büyük eserinin musikiye ayırdığı kısmında "aralık" ve "dizi" gibi bölümlerde, Farabî'nin görüşlerini paylaşmakta ve kendinden sonra gelen müzikologlara önemli bir kaynak oluşturmaktadır.
Farabî'nin Kitabü'l-Musikiyü'l-Kebir adlı kitabı, kendinden sonra gelen bütün musikicilere, en büyük ve sağlam bir kaynak olma niteliği ve meziyetini göstermiştir. Safiyüddin ve Abdülkadir, sistemin kuruluşunda bu kaynaktan çok faydalanmışlar ve bunu kitaplarında açıkça ifade etmişlerdir. Farabî'nin Türk musikisine katkılarının az olduğunu ileri süren bazı musikicilerin bu büyük ve dahi filozofun ilgili edvarını yeteri derecede incelememiş olduğunu zannediyoruz.
Bu arada, musikimizde semavi cisimlerin (burçların) ele alınarak, 12 makamın bu burçlara izafe edilmelerinin, keza âvâzelerin de güneş etrafında dönen gezegenlere atıfta bulunularak kitaplara kaydedilmelerinin, antik Yunan felsefesinden gelerek Farabî'nin kitabında yer almış bulunması dikkat çekmektedir. Antik Yunan felsefesi ile matematiği ve fiziği yanında musikisinden de iktibaslarda bulunan bu iki büyük ilim adamının (Farabî ve îbn-i Sina) verdikleri bilgiler, özellikle musikiye ilişkin verileri, Safiyüddin ve Abdülkadir tarafından inceden inceye tetkik olunmuş, kendi görüşlerine göre süzgeçten geçirilmiş, musikimizin ana hatları olarak tesbit olunmuş, elde edilen sentezlerle birleştirilerek mükemmelliğe ulaştırılmıştır.
Safiyüddin ve Abdülkadir'in kurmuş oldukları bu ilk ve yeni sistem geçmişten kopmuş gibi görülebilir. Musiki tarihimiz henüz yazılmadığı için, tarihi seyir içinde mevcut musikilerin birbirlerine olan etkilerini tam anlamı ile ortaya sermek ve anlatmak pek mümkün değildir. Ancak, eski medeniyetler ve kültürlerin zaman dilimleri içinde birbirlerini etkiledikleri değişmez bir kural ve gerçektir.
Bu konuyu, Türk Musikisi Kimindir? başlıklı kitabında inceleyen rahmetli ve aziz hocam Hüseyin Sadettin Arel şu cümlelerle gayet veciz olarak ifade etmektedir:
"Kalde1 ülkesindeki eski Ur2 şehrinin hafriyatını yedi sene idare etmiş olan İngiliz âlimlerinden Voolley'in yazdığına göre yakın zamanlara kadar dünyanın en eski medeniyeti ve bütün diğer medeniyetlerin anası sayılan Mısır medeniyetinden çok evvel (M.Ö. 4.000) henüz Mısır vahşet halinde iken, Fırat vadisinde Sümer medeniyeti çoktan inkişaf ve terakki etmiş bir vaziyette bulunuyordu. Mısırlıların, Babillilerin, Asurluların, İbranilerin, Fenikelilerin medeniyetleri, esas itibariyle hep Sümer medeniyetine dayanmaktadır. Şimdiki garp medeniyetinin öncüsü Sümer medeniyetidir. Yunanlılar da Sümer medeniyetinden iktibasta bulunmuşlardır.3"
Sümerlilerin Orta Asya'dan göç ettiklerine ilişkin tarihi veriler bulunduğuna göre, musikilerini de oradan getirdikleri önemli bir gerçektir.
Sümerlilerin Mısır, Babil, Asur ve Elam medeniyetlerinin hatta Etileri de etkilediği, bu medeniyetlerin eski Iran'a da sıçradığı ve oradan Anadolu'nun batı bölümüne doğru yayıldığı tarihi bir gerçektir.
Rauf Yekta Bey, medeniyetlerin birbirlerinden etkilenmeleri konusunu incelerken, musikinin de yayılmasını göz önünde tutarak şu satırları kaleme alıyor:
"Bazı musiki tarihçileri ve bilhassa Fetis tarafından tahayyül edilen doğunun çeşitli milletlerinin musikileri arasındaki fark bugün daha fazla mevcut olmadığı gibi, o zaman da hakikaten mevcut değildi. Bundan dolayıdır ki, Fetis'in bu mevzuda Musikinin Umumi Tarihi eserinin ikinci cildinde bulunan ifadeleri hakikat olarak ele alınamaz. Gerçekten bu yazar Arapların sekizliyi 17 aralığa ve Türkler ile İranlıların ise 24 aralığa böldüklerini iddia ederken, bundan şu neticeyi çıkarmak istiyor: Arablar gibi Sâmi menşei olan kavimler ile Türkler ve İranlılar gibi âri ve Turâni kavimler arasında bir nazariye farkı vardır."
"Fetis, kendisi ile çelişkiye düşmektedir. Çünki, O'na göre -ve ben kendisinin bu mevzudaki görüşünü tamamen kabul ediyorum- sekizliyi 17 ve 24 aralığa bölmek meyli, İranlıların çok eski tarihi devirlerinde kendini göstermişti. Bu meyilden doğmuş olan musiki, bir defa İran'da gerçekleşince ondan sonra Pelasgos ismi ile tanınan İran göçmenlerinin soyundan gelen Lidyalılar ve Frikyalılar vasıtası ile Yunanistan'a ulaşmıştır.4"
Antik Yunan medeniyetinin Mısır'dan aldığı medeniyet dozlarını da hesaba katar isek, Orta Asya'dan kopup gelen musiki bilgileri (biraz değişik de olsa) Farabî kanalı ile yeniden gelmiştir.
Safiyüddin, Kitâbü'l -Edvâr'ında, makale ve fasıllar halinde musikimizin konularını ele almış ve incelemiştir. Abdülkadir Merâgî de onun Kitâbü'l-Edvar'ının Şerhü'l-Kitâbü'l-Edvâr adı altında şerhini yapmış, musiki alemine sunmuştur. Bu arada Abdülkadir'den evvel Mevlana Mübarek Şah da Safiyüddin'in Kitâbü'l-Edvâr'ını şerh ederek, aynı isim altında musiki alemine intikal ettirmiştir. Sistemci okulun kuruluşundan sonra Safiyüddin'in çağdaşı olan Kutbüddin Şirazî de Dürretü't-Tâc adlı büyük hacimli ansiklopedisinde yeni okulun tanıtılmasına çalışmış, aynı zamanda bazı konuları eleştirmiştir.
Bunlardan sonra, Abdülkadir Merâgî gelir. Merâgî'nin çağdaşları olan Hızır bin Abdullah ve Bedr-i Dilşad ile büyük bilgin ve müzikolog Şükrullah, sistemci okulun edvarını yazan ilk mensuplarıdır.
Fatih Sultan Mehmed döneminden evvel, II. Sultan Murad Han devrinde yaşayan Şükrullah, Safiyüddin'in Kitâbü'l -Edvâr'ını, Terceme-i Kitâb-ı Edvar ismiyle Türkçeye çevirerek musikimize önemli bir kaynak kazandırmıştır. II. Sultan Murad Han'a hediye edilen bu kitap, merhum Rauf Yekta Beyin özel kitaplığında bulunmaktadır. Yayınlanmamıştır, bu sebeple musikicilerin istifadesine sunulmamıştır. Yine bu dönemde "el Seydi" takma adı ile Haza el-Matlağ fî Beyânü'l-Edvâr ve'l-Makâmât adı altında musikimizin nazariyatına ilişkin bir kitap yazan musikicinin asıl adını bilemiyoruz.
Fatih Sultan Mehmed Han dönemine gelince, bu büyük hakana da musikimizle ilgili kitaplar hediye edilmiştir. Bunlardan biri, Abdülkadir Merâgî'nin küçük oğlu Abdülaziz Çelebi'nin yazdığı Nakavetü'l-Edvâr isimli musiki nazariyatını içeren kitap, "Fatih Anonimi" diye meşhur, adından anlaşılacağı gibi yazarı bilinmeyen musiki nazariyatı kitabı ve Ladikli Mehmed Çelebi'nin Fethiye adındaki edvarıdır.
Fatih'in oğlu II. Sultan Bayezid Han'a da musiki ile ilgili kitaplar hediye edilmiştir. Bunlardan biri, yine Ladikli Mehmed Çelebi'nin Arapça yazıp Türkçeye çevirdiği Zeynü'l-Elhân'dır. Diğeri de Abdülkadir Merâgî'nin torunu (küçük oğlu Abdülaziz Çelebi'nin oğlu) Mahmud Çelebi'nin yazdığı Makasıdü 'l-Edvâr adlı nazariyat kitabıdır.
15. yüzyılın son yarısı ile 16. yüzyıl içinde yetişen musikiciler (bestekar ve icracılar) hakkında bilgilerimiz bir hayli azdır, yeterli sayılamaz. Bu dönemlerde, saraya bağlı olarak görev yapan musikicilerin isimleri, çaldıkları sazlar ve gûyende (ses sanatçısı) olup olmadıklarını bildiren listeler düzenlenmiştir. Cemaat-i Mutriban (Çalgıcılar Topluluğu) denilen musikicilerin listeleri Topkapı Sarayı arşivindedir.
Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi isimli geniş kapsamlı eserinde bize bu konuda oldukça geniş bilgi ve belge aktarmaktadır.
Cemaat-i mutriban listeleri, tahta çıkan her yeni padişaha göre yeniden düzenlenir, musikicilerin günlük ücretleri, saraydaki önem derecesine ve kıdemine bakılarak tayin ve tahsis edilirdi. Mesela, Kanuni Sultan Süleyman Han dönemindeki bir listede, Azerbaycan'dan getirilen Şah Kulu isimli bir kemence sanatçısına 25 akçe, babası gibi kemence sanatçısı olan oğlu Haydar Can'a 12 akçe, gene Azerbaycan'dan getirilen bir ud çalana (avvâd) 47 akçe, Muhiddin isimli kanuniye ise 12 akçe gündelik veriliyordu.
Elimizde bu dönemlere ilişkin çok az eser bulunmaktadır.
16. yüzyılın ikinci yansında yetişen Kırım Hanı Tatar Gazi Giray Han'ın eserlerinin bir kısmı zamanımıza kadar gelebilmiş ise de, diğer bestekarlardan ancak ikisinin üç dört bestesi elimizde bulunmaktadır. Yavuz Sultan Selim Han'ın has nedimi Hasan Can Çelebi'nin (1490-1567) sadece Hüseynîden bestelediği üç peşrevi elimizdedir. Yine bu dönemin büyük bestekarlarından Şah Kulu'nun oğlu Haydar Can'ın (?-1540) bestelediği eserlerden, Hicaz peşrevi, saz semaisi, Segâh karabatak peşrevi, saz semaisi, Isfahan saz semaisi bize kadar gelebilmiş besteleridir.
Abdülkadir Merâgî yolunda yürüyen Şeyh Abdülali Efendi'nin (kendisine Hâce-i Sânî [ikinci Öğretmen] de denilmektedir) bestelediği eserlerden bugüne kadar gelebilen ancak birkaç tane kâr olmuştur.
Dr. Ezgi, yaptığı incelemeler sonucunda Abdülkadir Merâgî'nin bestelemiş olduğu bazı eserlerin aslında Şeyh Abdülali'ye ait olduğunu meydana çıkardığını ileri sürmektedir. Ancak bu konu henüz tam bir aydınlığa kavuşmuş değildir.
Görülüyor ki, 16. yüzyıldan bize kadar gelebilen musiki eserleri çok azdır. Bu dönemde yetişmiş musikicilerin kimlikleri de pek bilinmemektedir. Bunun başlıca sebebi, o dönem bestekârlarının eserlerinin pek çoğunun bugüne kadar gelememiş olmasıdır. Topkapı Sarayı arşivinde bulunan Cemaat-i Mutriban listelerindeki musikicilerin isimleri, bu listenin içinde saklı kalmağa adeta mahkum olmaktadır.
Dini musikide Hatip Zakiri Hasan Efendi (1545-1623) yetişmiş, az da olsa bazı eserleri bize kadar gelebilmiştir.
17. yüzyılda, özellikle yüzyılın ikinci yarısında, IV. Sultan Mehmed Han (Avcı Mehmed) Türk musikisini seven bir padişah olarak zamanın musikicilerini korumuş, Türk musikisi onun döneminde en verimli bir çağa doğru süratle ilerlemiştir. 17. ve 18. yüzyıllar Türk musikisinde sanat yönünden en verimli ve yüksek seviyeye ulaşılan yıllardır.
Kasımpaşalı Koca Osman Efendi, öğrencisi Hafız Post, İmamzâde Üsküdarlı Mehmed Çelebi ve onun öğrencisi Buhurîzade Mustafa Itrî Efendi, 17. yüzyılın ilk yarısında yetişmiş büyük bestekarlarımızdandır. Onların çağdaşı olan Seyyid Nuh Efendi ve Eyyubî Mehmed Efendi de musikimizin büyük bestekarları olarak tanınmışlardır.
17. yüzyılın ikinci yarısında ise Kantemiroğlu, Eyyubî Ebubekir Ağa, Kutb-i Nayî Şeyh Osman Dede, Tab'î Mustafa Efendi, Küçük İmam Mehmed Efendi, Üsküdarlı Molla Mehmed Efendi ve şair Yahya Nazim Çelebi gibi büyük ve muktedir bestekarlar yetişmiş ve klasik musikimize sanatlı ve muhteşem eserlerini hediye etmişlerdir.
Kısa süren Lale Devri'nde Şeyhülislam Esad Efendi ve Enfî Hasan Ağa, I. Sultan Mahmud Han döneminde ise Başmusâhip tanburi ve kemani Hızır Ağa, Hacı Sadullah Ağa ve Küçük Mehmed Ağa musikimizde yetişen büyük bestekarlardır.
III. Sultan Selim Han dönemi ise yine musikimizde parlak bir dönem olarak önemlidir. III. Selim'in hem bestekar hem şair olması, ayrıca çok iyi ney ve tanbur çalması, sarayda yeni bir musikiciler heyetinin oluşmasına büyük imkan sağlamıştır.
Bu dönemin bestekarlarını kısaca kaydedelim: Hacı Sadullah Ağa, Abdülhalim Ağa, Küçük Mehmed Ağa, Seyyid Ahmed Ağa (Vardakosta Ahmed Ağa), Tanburi Dilhayat Kalfa, Zeki Mehmed Ağa, Hammamizade Hacı İsmâil Dede Efendi, Şakır Ağa, Kömürcüzade Hafız Mehmed Efendi, Hafız Şeyda (Abdürrahim Dede Efendi) vb.
Saymağa çalıştığımız bu bestekarlar arasında bize kitapları kalanlar da vardır. Gerçi bu musiki kitapçıkları içinde musikimizin nazariyatına ilişkin eserler çok azdır. Bunlardan Kantemiroğlu'nun Kitâb-î îlmü'l-Mûsiki ala Vechi'l-Hurufaf ile Tanburi Hızır Ağa'nın Tefhimü'1-Magâmat fî Tevlidi'n-Negamat adlı kitaplarını sayabiliriz. Yine I. Sultan Mahmud Han döneminin büyük bestekarlarından Hekimbaşı Abdülaziz Efendi'nin daha çok güfte mecmuası görünüşünde olan Mecmuatü'l-Letâaif fî Sandukati'l-Maarif adlı eserini, Eyyubi Ebubekir Ağa'nın güfte mecmuasını ve özellikle Abdülbâki Nâsır Dede'nin Tedkîk ü Tahkîk isimli nazariyat kitabını saymak gerekir.
Kantemiroğlu ve Abdülbâki Nâsır Dede'nin eserleri üzerinde, ileriki kısımlarda duracağız.
19. yüzyılda yazılı eser veren müzikolog Sermüezzin-i Şehriyârî Hacı Hâşim Bey'dir. ''Hâşİm Bey Mecmuası" adı ile tanınan eserini Sultan Abdülaziz Han'a hediye etmiştir. Bu risale, sistemci okulun görüş ve tesbitlerini kapsayan ve bu sebeple sistemci okulun devam ettiğini gösteren bir kitap olması itibari ile kıymet ve önem taşır.
20. yüzyılın ilk çeyreğinde yetişen Muallim İsmail Hakkı Bey sistemci okulun son temsilcisi olmuş, kendisinden feyz almış talebeleri Eyyubi Ali Rıza Şengel ile Nuri Halil Poyraz, hocalarının vefatı ile sistemci okulu devam ettirmek istemişlerse de, musikimizin bu 700 yıllık emektar nazariyat okulu, yeni kurulan iki nazari sistem karşısında fonksiyonunu yitirerek, asırlar boyunca yerine getirdiği göreviyle musiki tarihimizin Ölümsüz sahifelerine geçmiştir.
1920'lerde Rauf Yekta Beyin kurduğu sistemin onun vefatı ile unutulmağa başlanması, diğer taraftan Arel-Ezgi sisteminin genç nesil arasında süratle yayılması ve musikimize egemen olması, musiki tarihimizde yeni sahifelerin açılmasında belli başlı bir sebep olmuştur.
Sistemci okulun tarihi seyrini hülasa olarak açıklamağa çalıştıktan sonra, ilk nazari sistemin tesbit ettiği esaslara (makamlar açısından) kısaca bir göz atmak icap edecektir.
Sistemci okul kurucuları, musikimizin nüvesini oluşturan "nağme" üzerinde durarak görüşlerini tesbit etmeğe çalışmışlardır.
Safiyüddin Urmevî'de ve Abdülkadir Merâgî'de nağmenin tarifi şöyledir:
"Belli bir zaman aralığında pestlik ve tizliğe sahip sestir.5"
Murad Bardakçı da Merâgî'nin Câmî'ü'l-Elhan'ından alarak şöyle bir tarif veriyor:
"Hissedilecek kadar bir zaman süresi içinde devam eden sese nağme adı verilir."
Bardakçı, bu tarifinde tizlik ve pestlik durumunu vermiyor ise de, nağmenin meydana gelebilmesi için tizlik ve pestlik de bulunması zorunlu olduğuna ayrıca işaret ediyor.