Eski musikiciler arasında edvâr-ı meşhure olarak tanınan 12 makarna, Safiyüddin şed adını vermişti. Abdülkadir ise Safiyüddin'in vermiş olduğu şed adını 12 makamdan kaldırarak makam adını koymuş, bu isim bütün musiki tarihimiz boyunca hiç değişmeden devam ede gelmiştir.
Farabî ve îbn-i Sina'dan beri gelen musiki bilgileri içinde Safiyüddin'in şed dediği ve bugün makam ismi ile tanıdığımız devirlerin pek çoğu, Farabî ve îbn-i Sina'dan sonra, Safiyüddin Urmevî'ye kadar geçen yaklaşık 250 senelik bir dönem içinde bulunup musiki alanına çıkarılmışlardır. Sayıları bugüne göre çok az olmakla beraber, Mevlana Mübarek Şah bu makamların 48 adet olduğuna işaret etmektedir.
Safiyüddin Urmevî ise, 13. yüzyılın son yarısında yetişmiş olması itibariyle, İbn-i Sina'dan yaklaşık 250 sene sonra musiki alanında yerini almıştır. Dikkat edilirse, aradaki zaman uzun bir devreyi kapsamaktadır. Bu zaman içinde musikimizde yeni atılımlar ve buluşlar olmadığı herhalde söylenemez, ilk Müslüman Türk devletleri olan Gazveliler'de, Harzemşahlar'da ve Selçuklularda, musikide yeni adımlar atıldığı bir gerçektir. Nitekim îbn-i Sina'da sayıları çok az olan makam isimleri bu devirde artmış, Safiyüddin Urmevî'nin 250 senelik bir zaman diliminden elde edebildiği muktesebat, büyük ve dahi müzikologda yeni ufukların açılmasına engin derecede yardımcı olmuştur.
Sistemci okulda, Safiyüddin'in deyişile, şedler (edvar-ı meşhure) veya ana makamlar 12 tane olarak tesbit edilmiştir:

Safiyüddin de dahil, 12 ana makamın evrende, özellikle güneş sisteminde bulunan 12 burca göre tayin ve tesbit edilmeleri şu ana fikirden doğmuştur:
Kitabında edvar-ı meşhureyi "Her bir burca bir makamın uygun görülerek ona bağlanması, ondan sayılması, makam ve burçların tabiatı icabıdır, bir burcun tabiatı ne ise makamın da tabiatı öyledir" diye anlatan Hızır bin Abdullah, sebeplerini bu şekilde açıklıyordu. Eski musikicilerimizin araştırmaları ve antik Yunan musikisinin izleri de katılmak suretile vardıkları amaç derin ve etkili bir anlam ifade etmektedir. 12 makamın burçlara bölüştürülmeleri gelişigüzel değil, bilinçli tetkik ve tecrübelerin sonucu olmuştur.
Abdülkadir Merâgi'de, 12 burcun şudûdu (makamları) şöyledir:19
|
|
Makam |
Burcun eski adı |
Burcun bugünkü adı |
|
1 |
Uşşak |
Hut |
Balık |
|
2 |
Neva |
Delv (Delve |
Kova |
|
3 |
Bûselik |
Cedi |
Oğlak |
|
4 |
Rast |
Hamel |
Koç |
|
5 |
Hüseynî |
Akreb |
Akrep |
|
6 |
Hicazî |
Kavs |
Yay |
|
7 |
Rahevî |
Mizan |
Terazi |
|
8 |
Zengüle |
Sünbüle |
Başak |
|
9 |
Irak |
Sevr |
Boğa |
|
10 |
Isfahan |
Cevza |
ikizler |
|
11 |
Zirefkend |
Seretan |
Yengeç |
|
12 |
Büzürk |
Esed |
Aslan |
Şedler (makamlar) sistemci okulda birer tamlık gösteren dizilerden oluşmuşlardır. Her biri bir makam niteliğinde olup tamamen müstakildirler, tam bir yeterlilik gösterirler.
III. Sultan Selim Han döneminin büyük müzikolog ve bestekarı Şeyh Abdülbâki Nâsır Dede, 12 makamdan Zengüle, Zirefkend ve Büzürg'ü çıkararak, bunların yerine, Nihavend, Nişabur, Segâh, Saba ve Süzidilara makamlarını koymuş, esas sıralamayı değiştirmiş ve edvar-ı meşhurenin adedini de 14 olarak tesbit etmiştir.
Hızır bin Abdullah, Kitab-ı Musiki isimli kitabında, âvâzelerin Farabî'den beri biline geldiğini kaydetmektedir. Öyle anlaşılıyor ki 12 makam ve 6 âvâze antik Yunan musikisinin etkisiyle Farabî'den literatüre geçirilmiş, bu sıralama ve adları, Safiyüddin, Mevlana Mübarek Şah, Kutbüddin Şirazî ve Abdülkadir'in kitaplarına böylece intikal etmiştir.
İlk dönemlerde 6 adet olarak tesbit edilen âvâzeler, Ladikli Mehmed Çelebi'ye gelindiğinde 7 adet olarak çoğaltılmış, Hisar şube olmaktan çıkarılarak âvâze olarak görülmüş ve bu ilave ile 7 âvâze son dönemlere kadar bir değişikliğe uğramadan gelmiştir.
Âvâzeler, bir makam niteliği taşımazlar. Lahnî yapıları makamlara göre eksik ve dar bir şematik şekil gösterir. Bununla beraber, Bedr-i Dilşad makamlar bölümünde âvâzeleri de göstermiş, Abdülkadir de Segâhı, şube olmasına rağmen, makam niteliğinde görerek, nefis ve sanatlı Segâh kâr-ı şeş avaz'ı bestelemiştir. Öyle anlaşılıyor ki, sistemci okul bestekarları, âvâzeleri makamlar gibi başlı başına beste yapılabilecek seviye ve nitelikte görmüşler, düşünce ve görüşlerinde genişliğe yer vermişlerdir.
Sistemci okulda âvâzeler şunlardır: 20

Mevlana Mübarek Şah'ın da, aynı sistematiği uygulamakla beraber, Abdülkadir'in ayrı bir kısım olarak gösterdiği ve tesbit ettiği şubeleri şube adı altında değil, şudûd yani "şedler" adı altında topladığı görülüyor. Şudûd, Safiyüddin'de edvar-ı meşhureye verilen isimdir; Mübarek Şah'ta ise birleşik makamlara verilen bir ad olarak görülmekte ve makamların adları sayılmaktadır. Bu makamlar arasında, sistemci okulun 12 ana makamı sayıldığı gibi, âvâzeler de sayılmaktadır. Geriye kalan makamların bir bölümü, Abdülkadir'in şubeler adı altında 24 adet olarak topladığı bazı şube isimlerini de kapsamaktadır. Adları Safiyüddin'de de Abdülkadir'de de geçmeyen makamlara da rastlanmaktadır. Azra, Maşuk, Visal, Mihrican, Zenderud... gibi.
Mübarek Şah, kitabında, Abdülkadir'in saydığı bir kısım lahnî dizileri de şube adı altında göstermemiştir. Dügâh, Aşiran, Çargâh, Zavilî, Nikriz...
Mübarek Şah'ın Şerhu'l-Edvar'ında tesbit ederek adlarını saydığı ve şudûd adını verdiği makamların adları şöyledir:
Âvâzelerin bir bölümünün şemada gösterilen dizileri incelenecek olursa, anlaşılması güç küçük dizilerin varlığı görülür. Ancak, sistemci okulun ilk mensupları bu küçük dizileri gereği gibi kullanarak, bize bu küçük dizilerden oluşan makamları verebilmişlerdir. Mesela, Abdülkadir Meragî, Segâh kar-ı şeş avazında altı adet âvâzeyi bugünün anlayışı içinde bize verebilmiştir.
Âvâzeler de, sistemci okuldaki makamlar gibi, semavi cisimlere izafe edilmişlerdir. Söz konuşu cisimler, artık burçlar değil, güneş ve etrafında dönen gezegenlerdir. Âvâzeler ve izafe edildikleri gökcisimleri şunlardır:
|
|
Makam |
Eski Adı |
Şimdiki adı |
|
1 |
Geveşt |
Zuhal |
Satürn |
|
2 |
Nevruz |
Müşteri |
Jüpiter |
|
3 |
Selmek |
Merih |
Mars |
|
4 |
Şehnaz |
Şems |
Güneş |
|
5 |
Hisar |
Zühre |
Venüs, Çobanyıldızı |
|
6 |
Maye |
Utarit |
Merkür |
|
7 |
Gerdaniye |
Kamer |
Ay |
Sistemci okul mensupları, makam ve âvâzelerle beraber, dört perde üzerinde karar veren makamları göz önünde tutarak, dört ana perdeyi şube adı altında toplamışlardır. Bu perdeler şunlardır:
1- Yegâh
2- Dügâh
3- Segâh
4- Çargâh
Şubeler, makamların seyirlerine göre başlama ve karar seslerine uyularak tertiplenmişlerdir. Şubeler aynı zamanda tabiatta bulunan dört ana unsur karşılığı olarak kabul ve tesbit edilmişlerdir. Bu dört ana unsur, toprak, hava, su ve ateştir.
24 şube olarak tesbit edilen seslerin varlığının sebebi ise, günün her bir saatine izafe edilen küçük ses dizileridir.
Şubeler, ana makam, âvâze ve terkibatın dışında kalan ufak ses dizileridir. Bu sebeple, bir tamlık göstermedikleri gibi, müstakil bir durumları da yoktur. Âvâze-lere göre daha noksan yapıda bulunurlar. Makamlara eklenmek suretiyle makamın zenginleşmesini sağlarlar veya bir başka makam olma niteliğine yardım ederler.
Gaybî Hoca'da şubeler 24 adettir : 21



Abdülkadir'de gördüğümüz makam, âvâze ve şube tasnifleri, bu dönemden sonra gelen müzikologların edvarında da görülür. Abdülkadir'den sonra terkibat kelimesi yeni bir terim olarak kullanılmağa başlanır. Ancak, (Ladikli Mehmed Çelebi bir ölçüde hariç) yeni gelen müzikologlar, kitaplarında ansiklopedik bilgiyi ön safa çıkarır bir usul güder olmuşlardır. Makamlar ve usuller bölümlerini bu görüş açışı ile kaleme almışlardır. Bu akımın öncüsü Kutbüddin Şirazî olmuş, Dürretü't-Tâc isimli geniş kapsamlı ansiklopedik eserinde Türk musikisine yer ayırmak suretile, ilk örneğini vermiştir. Bundan sonra, aynı tarzı benimseyen müzikologlar dönem dönem birbirlerini takip ederek, musiki literatürümüze önemli ve çok kıymetli katkılarda bulunan kitaplar yazmışlardır.
Abdülkadir'in 24 adet olarak bildirdiği şubelerden sonra, Hızır bin Abdullah kendi döneminde terkibatı tesbit ederek kitabında 171 adet olarak bildirmiştir. Bu dönem bir makam furyası dönemi olmuştur.
Gerek Hızır bin Abdullah ve gerekse aynı dönemin diğer bir müzikologu olan Bedr-i Dilşad, kitaplarında bugüne kadar gelemeyen pek çok makamın adlarını saymışlardır. Bu arada, yeni bulunan makamların adlarında, bu makamları oluşturan iki makamın adları da beraber verilmiş, tek isimliler yanında çift isimli makamların sayılarının bir hayli fazla olduğu görülmüştür. Hızır bin Abdullah, kitabında bu makamları saymıştır.
Tek kelime ile isimlendirilen makamların sayıları, birden çok kelimeyle tanıtılan makamlara göre çoğunluktadır. Tek kelime ile isimlendirilen ve Kitâb-ı Musikîde sayılan ve bugün bilinmeyen makamlar arasına karışmış olan Zirkeşide, Zemzem ve Rekb makamlarım örnek olarak verebiliriz. Daha az sayıda bulunan birden çok kelime ile isimlendirilen makamlar ise bir makarna diğer bazı makamların katılmaları ile meydana gelir. Bu tür makamlar adeta bir aile şeklinde görülür. Mesela Hızır bin Abdullah'ta, Geveşt makamına eklenen on bir makam böyle bir aile oluşturmaktadır. Bu makamlar şunlardır:
Rast Geveşt, Irak Geveşt, Isfahan Geveşt, Küçek Geveşt, Büzürk Geveşt, Zen-güle Geveşt, Rahevî Geveşt, Hüseynî Geveşt, Hicaz Geveşt, Nevay-i Geveşt, Uşşak Geveşt ve Bûselik Geveşt.
Özellikle II. Sultan Murad Han döneminde yetişen musikicilerin çok çeşitli makam aileleri kurdukları görülüyor. Bugün bu tip makam türlerinden yalnız Bûselikli ve Kürdîli türler geçerliliğini koruyor; diğer türler ise terkedilmiş ve zamanla unutulmuş olarak musiki tarihinin sahifeleri arasında kalmış bulunuyorlar.
Bedr-i Dilşad da bunlardan önemli gördüğü makamları saymış ve "Terkibat olarak çok makam vardır, ancak biz bunların önemli olanlarım kitabımıza aldık" diye bir açıklamada da bulunmuştur. Ladikli Mehmed Çelebi de Zeynü'l-Elhân adlı eserinde "daha pek çok terkibat vardır, ancak biz bunların en maruf olanlarını yazıyoruz" demekle yetinmiş, yazdığı bazı terkiplerin, kendinden evvel gelen müzikologların kitaplarında bulunmadığım ilave etmeği unutmamıştır. Pençgâh-ı Asil, Pençgâh-ı Zaid, Huzî, Sünbüle gibi makamlar bu türdendir.
Ladiklide makam olarak bildirilen ve yukarıda yazılan makamlar, Abdülkadir'de, şubeler içinde gösterilmiş ve makamdan sayılmamışlardır.
Ladikli Mehmed Çelebi ile beraber, Abdülkadir'in küçük oğlu Abdülaziz'in yazdığı ve Fatih Sultan Mehmed Han'a hediye ettiği Nakavetü'l-Edvâr kitabı ve Abdülaziz'in oğlu (Abdülkadir'in torunu) Mahmut Çelebi'nin yazarak II. Sultan Beyazıt Han'a sunduğu Makasıdu'l-Edvâr adlı nazariyat kitaplarından sonra geçen dönem, musikimizde bir duraklama devri olarak görülebilir.
Bu dönem 17. yüzyıla kadar sürüp gider. Keza, bu dönemde Türk musikisinin nazariyatı ile ilgili kitapların yazılmalarında azalmalar görülmesi, ansiklopedik niteliği baskın gelen musiki risalelerinin de azlığı, musikimizde bir duraklamanın bulunduğunu göstermektedir.
| d) Kantemiroğlu'nda Makam ve Tertibat |
Müzikoloji alanında bu duraklama 17. yüzyıl başlarında yetişen Kantemiroğlu'na kadar gelmektedir. Buğdanlı prens Kantemiroğlu (1673-1727), Kitâbü'l-ilmü'l-Musiki ala Vechi'l-Hurûfat adlı kitabı ile duraklamaya adeta son vermek istemiştir.
Kantemiroğlu da sistemci okulun bir mensubu olması dolayısile sistemin etkisinden kendini kurtaramamış, ancak bazı konularda kendi görüşlerini de öne sürmüştür.
Kitabinin makamların icad edilmeleri konusuna temas eden bölümünde, duyduğu bir efsaneyi "Edvar-ı Musiki ala Kadim" başlığı altında şöyle anlatmaktadır:
"Rivayet ederler ki, zamanı evâilde "Şeyb-i Musikar" namında aziz bir kimse varmış. Şeyh-i merkum ilm-i musiki ile o kadar alim ve kamil idi ki ruz ü şeb daika-i fikri ve nükte-i aklı bahr-i ilm-i musikiye müstağrak olup, derün-i zatında olan makamatı ve terkibatı bulmak ve ızbar-i ayn-ı ilme ihrac eylemekte meşhur idi. Amma, bir gün ziyadesile genc-i tefekkürde pinhan olup ve cümle alet-i bedeniyeden azade ve eşkâl-i vücuddan asude hal üzre olup ve kuvve-i rubiyesini bâzüya getirüp nâgâh sadâ-ı evzâ-i ecrâ-i semâ kulagına geldi. Şeyh-i Musikâr bu sadây-ı nevây-ı boş-edâyı güş edicek, sıûret-i nağme-i semay-i varaka-i arz-ı zihninde nakş edüp, kuvvet-i hafıza ile gereği gibi zabt ve kendâye mülk eyledi. Bu vecih üzre şeyh merkum, bir günde bir sadayı, bir günde gayri sadayı, ta kim on iki günde on iki türlü sada gûş eyledi, on üçüncü günde ise gene evvelki günde işittiği sadayı işitti. Ve her bir sadayı bir burcun cirmine teşbih ve on iki makam icad eyledi."
Eski müzikologlar Kantemiroğlu'nun hikaye ettiği, makamların icad edilmesindeki sebep ve hikmeti, bu tür düşünce ile açıklamağa çalışmışlar ve makamların tasnifini de yine bu görüş istikametinde yapmışlardır. Kantemiroğlu da sistemci okulun bir mensubu olarak makamların tasnifinde bu yolda yürümüştür. Kantemiroğlu 12 makamın adlarım, Şeyh-i Musikar'ın verdiğini ifade ederek, şöyle saymaktadır:
Rast, Irak, Isfahan, Zirefkend, Küçek, Büzürk, Zengüle, Rebavî, Hüseynî, Hicaz, Bûselik, Neva, Uşşak.
Kantemiroğlu, konuya devamla, eskilerin 6 âvâzesini 7'ye çıkararak 12 makamı birbirine katan Şeyh-i Musikar'ın 7 âvâzesini şöyle sıralamaktadır:
Geveşt, Nevruz, Selmek, Şehnaz, Hisar, Gerdaniye, Mâye.
Makam ve âvâzeleri gözönünde tutan Şeyh-i Musikar bu sefer de dört şubeyi buldu. Kantemiroğlu bu şubeleri şöyle sıralıyor:
Yegâh, Dügâb, Segâh, Çargâh.
Kantemiroğlu devamla şöyle diyor:
... ve yine şeyh-i mezbur yirmi dört saate teşbih edüp terkibat namı ile tesmiye kıldı:
Pençgâb, Aşiran, Nikriz, Mahur, Sazkâr, Türkî Hicaz, Nevay-i Aşiran, Karcığar, Beyatî Hisar, Acem, Acem Aşiran, Nevruz-ı Acem, Nevruz-ı Rumî, Bestenigar, Hisarek, Zirkeşide, Zemzem, Hümayun, Muhayyer, Sünbüle, Sipihr, Uzzal, Rekb, Nihavend-i Kebir.
Şeyh-i Musikar'dan sonra Nasrüddin, Kemalüddin ve İbn-i Sina 44'e varıncaya kadar terkib icad eylemişler, yani 27 terkip daha katmışlardır. Kantemiroğlu'na göre, ilave edilen bu terkipler şunlardır:
Nigâr, Nihavend-i Sagir, Nihavend-i Rumî, Nühüft, Muhalifek, Gerdaniye Bûselik, Nevay-i Uşşak, Zavil, Nişabur, Babr-i Nazik, Vecb-i Hüseynî, Nevay-i Acem, Hicaz Muhalif, Isfabanek, Musikar, Çargâb-ı Acem, Hüzî Bûselik, Raba-tü'l-Ervah, Eviç.
Kantemiroğlu bu makam tasniflerini yaptıktan sonra makamların tetkik ve tahliline geçmektedir. Kendisinden evvelki müzikologların yazmış oldukları metinlerde bulunmayan ve kendince kabul ettiği ilk önemli tasnif " müfred ve mürekkeb makamlar" tasnifidir.
Kantemiroğlu'na göre müfred makamlar, sekiz tam perdede birbiri üzerinde kurulmuş makamlardır. Mürekkeb makamlar ise iki veya daha ziyade makamların karışmalarından doğmuşlardır.
Kantemiroğlu, bu tasnifin dışında, kalın ve tam perdelerden doğan makamlar ile ince sesli perdelerden doğan makamlar olmak üzere bir ayrım daha yapmaktadır:
d.1) Kalın ve tam perdelerden doğan makamlar.
Bunlar Irak perdesinden başlar ve Hüseynîye kadar devam eder: Rast, Dügâh, Hüseynî... gibi.
d.2) İnce sesli perdelerden doğan makamlar.
Bu makamlar Eviçten başlar ve Muhayyer perdesine kadar devam eder. Üç tanedir: Eviç, Gerdaniye ve Muhayyer.
Kantemiroğlu yukarıda saydığımız makam tasniflerine bir yenisini ilave etmektedir. Yarım perdeler adını verdiği bu makamlar, kaba sesten tize çıkılırken ve ince sesten peste doğru inilirken mevcut yarım seslerin üzerinde oluşan makamlardır.
Kalın sesten inceye doğru tizleşirken karşılaşılan makamlar: Kürdî, Saba, Beyatî, Acemdir.
İnce sesten kalın sese doğru pestleşirken karşılaşılan makamlar ise: Şehnaz, Hisar, Bûselik, Uzzal, Zengüledir.
Kantemiroğlu, isimlerini saydığı makamları analiz ederken:
1- Makamın açıklanması,
2- Makamın hükmü,
paragrafları ile açıklamalarına devam eder. Biz bu açıklamalara birer örnekle son vermek istiyoruz.
Kantemiroğlu, Muhayyer makamı için şu açıklamayı yapmaktadır:
"Muhayyer perdesi tiz durak perdesidir. Hareket-i agazesini [başlama, giriş, başlangıç] Hüseynî perdesinden sürü idip ve tize çıkıp üç perde ile kenduyu gösterir. Lakin bittamam icra edemez, o ecelden tamam perdeler ile inüp Dügâh perdesinde karar verir.
Muhayyer makamının hükmünü de şöyle açıklamaktadır:
Kendi perdesinden Tiz Hüseynîye dek çıkar ve Aşirana değin iner ve gene avdet edüp Dügâhda karar-ı istirahat kılar. Makam-ı merkum gerçi ulu ve aziz makamdır. Zira, Dügâh perdesinden hareket-i agâze şürû olunsa bile bu Nevâya gelinse ve andan avdet olunup Aşiran perdesinde karar kılınsa, safi Neva makamı icra olunur. Ve lakin Muhayyer makamının iki fasl-ı mahsusu vardır, biri budur ki, hareket-i âgâzesini daima Hüseynî perdesinde şürû eyler. İkincisi şudur ki, tiz perdeleri ile tamam-ı hareket eyledikten sonra Hüseynî perdesine gelüp ve tamam Hüseynî perdesini gösterdikten sonra Neva perdesini ekseri uçup, birdenbire Çargâh perdesine düşer ve biraz Saba perdesini okşayup Dügâh kararına gider, ve anda bittamam kenduyi icra-i beyan eder.
Müzikoloji sahasında biraz verimsiz geçen devre, XVIII. asırda III. Sultan Selim Han zamanında Abdülbâki Nâsır Dede'ye kadar gelir.
Padişahın talimatı ile Türk musikisinin esas ve kurallarını yazmağa memur edilen Abdülbâki Nâsır Dede, Tahririye ve "Tedkîk u Tahkik" isimli iki risale telif etmiştir. Tedkîk u Tahkik isimli eseri sistemci okulun bir devamı şeklinde olup nazari bilgileri kapsamaktadır.
Yalnız, makamlar bahsinde sistemci okulun makamlarla ilgili olarak yaptığı sıraları değiştiren Abdülbâki Nâsır Dede şube ve âvâze terimlerini de kullanmamaktadır. Makamları bugünkü makam tasnifine yakın bir sistem içinde mütalaa etmiştir. Abdülbâki Nâsır Dede'ye göre makamlar ikiye ayrılır:
1- Makam
2- Terkibat
Abdülbâki Nâsır Dede her iki makam türünün tariflerini verirken, makam için şöyle diyor:
"Müteahhirin ve kudema-i müteahhirin itibarlarından müstafad [yararlanılmış, istifade edilmiş] olan vech-i münasib île madde-i asliyesi üzerinde semâında [işitilmesinde, kulağın duymasında] kenduye mahsus bir heyet sahibi olup şunun gibi uhrâya [başkalarına] inkısamı kaabil olmayan lahindir."
Bugünkü makamlarımızın tariflerini hatırlatan bu tariften sonra, terkibat için de şöyle yazıyor:
"Terkib iki dahi ziyade asıl makamdan veya zamm-ı nağme ile veya mürekkebattan teşâub etmiştir [dallanmıştır]."
Bu tarif de bugün kullandığımız mürekkep makam tarifine bir hayli yakındır.
Abdülbâki Nâsır Dede'ye göre terkibatın iki nev'i vardır.
1- İzafî terkib
2- Mezcî terkib
1- İzafî terkib: iki ya dahi ziyade muhtelifli'l-tabaka makam biri evvel diğeri ahir ve mâ bakiyesi vasat terkib üzere yapılan terkibdir.
2- Mezcî terkib: Ya makam üzere nağme zamm olup dahi berduş-i mahsus cüz ya bu enva-ı makam ya nağme zamm ola.
Abdülbâki Nâsır Dede'nin makamların adedini değiştirdiğini biraz evvel kaydetmiş idik. Bu değiştirmeye göre makamlar iki adet artmış, 14 adet olarak tesbit edilmişlerdir:
Rast, Segâh, Neva, Nişabur, Hüseynî, Rehavî, Bûselik, Süzidilârâ, Hicaz, Saba, Isfahan, Nihavend, Irak, Uşşak.
Terkibat içinde sayılan makamları, Hızır bin Abdullah'ın Abdülbâki Nâsır Dede'den 300 sene evvel II. Sultan Murad Han'a takdim ettiği Kitâb-ı Musiki isimli edvarında açıkladığı makamlar ile karşılaştırırsak, arada çok değişik isimler ve yeni makamlar, ayrıca makam sayısında da azalma görürüz. Diğer taraftan Safiyüddin Urmevî'nin çağdaşı sayılabilecek olan Mevlana Mübarek Şah'ın Şerhu'l-Edvarında kaydettiği makamlar ile Abdülbâki Nâsır Dede'nin Tedkîk u Tahkîk'inde kaleme aldığı makamlar arasında bazı benzerlikler bulunmaktadır. Mesela Meclis-efruz ile Canfeza makamları iki kitapta da kaydedilmiştir. Bunların aradan 500 seneye yakın bir zaman geçmesine rağmen unutulmamış makamlar olduğu görülmektedir.
Makamlarımızdaki bu azalmanın kesin olmadığını veya çok az olduğunu, Abdülbâki Nâsır Dede'nin bir kısım makamları kayda değer bulmadığı için tam bir karşılaştırma yapılamayacağını düşünmek icap eder. Burada, Abdülbâki Nâsır Dede'nin risalesine almış olduğu terkibatı ayrıca kaydetmiyoruz. Ancak, şu kadar söyliyelim ki, Hızır bin Abdullah'ın kaydettiği Acem, Geveşt, Nevruz, Şehnaz, Rehavî, Selmek, Gerdaniye, Isfahan, Büzürk... gibi makamların diğer bazı makamlara eklenmesi suretile meydana çıkarılan terkiplerin birçoğu (mesela Hüseynî Geveşt, Rast Acem, Nevay-i Maye, Zengüle Selmek, Isfahan Gerdaniye) artık tarihe karışmış, bilinmez olmuş makamlardır. Abdülbâki Nâsır Dede risalesinde bu hususu da ayrıca açıklamaktadır. Diğer taraftan bazı makamların isimleri de değişik olarak görülmektedir. Mesela Hızır bin Abdullah'ın "Isfahan âgâzede yine Çargâh yüzünden Segâh karar eder" diye tarif ettiği Bestenigar makamını Nâsır Dede Bestenigar-ı Kadim olarak kaydetmektedir. Bu makamın bugün kullandığımız Bestenigar ile bir ilgisi olmadığı da görülüyor.
Sistemci okulun Abdülbâki Nâsır Dededen sonraki temsilcisi olarak Haşim Bey'i görüyoruz. Haşim Bey, Farabî ve müteakiben îbn-i Sina'nın, Fisagor hakîm"in musiki nazariyatında ortaya koymuş olduğu 12 makam, 4 şube ve 24 terkibi alarak ilaveler yapıp 44'e çıkardıklarını kaydetmekte ve evvelkiler gibi makam, şube, âvâze türlerini tekrar etmektedir.
Buraya kadar verdiğimiz izahata şu hususu ilave etmek iktiza ediyor:
Kudema acaba, niye böyle bir makam sıralamasına lüzum ve ihtiyaç duymuşlardı?
Bu konuda Bedr-i Dilşad Edvâr-ı Makamât risalesinde bazı açıklamalar yapmaktadır. Bu açıklamaları şöyle ifade edebiliriz:
Eski musikiciler (sistemci okul ve daha evvelkiler), sistemci okulun ana makamlar olarak ele aldığı 12 makamı kabul etmişlerdir. Bu suretle makamlarımızın burçlara izafe edildiği, daha geniş anlamda, musikimizin ana unsurlarının tabiattan alındığı açıkça anlaşılmaktadır. Hatta, kudemanın, makamlarımızın günün değişik zamanlarında icra edilmesinin etkili olduğunu, bu süre içinde icra olunan makam ve eserlerin bedii zevklere çok daha ziyadesiyle hitab edeceğini bile inceledikleri anlaşılmaktadır. Türk musikisinin tabiatla bu kadar yakınlık kurabilmesi hiçbir musikide yoktur; bu imtiyaz yalnız Türk musikisine nasip olmuştur, diyebiliriz. Bedr-i Dilşad, Edvâr-ı Makamât isimli musiki kitabında günün hangi zamanları boyunca hangi makamlarımızın icra edilmesinin en münasip olduğunu verdiği şu örneklerle açıklamaktadır:
a) Subh vaktinden (şafak sökme zamanı) kuşluk zamanına kadar: Kûçek, Hüseynî, Uşşak, Hisar, Muhayyer, Neva makamları,
b) Kuşluk vaktinden ikindiye kadar olan öğle vaktinde: Segâh, Irak, Nihavend, Hümayun gibi makamlar,
c) ikindi vaktinden yatsıya kadar olan akşam vaktinde: Isfahan, Bûselik, Karcığar, Rehavî gibi makamlar,
d) Yatsıdan subh vaktine kadar olan sürede: Rast, Şehnaz, Bestenigar, Pençgah, Rahatü'l-Ervah gibi makamlar.
Diğer taraftan, bugün dahi kabul edilen "musiki ile tedavide makamlarımızın kullanıldığı, ruhi maraza mübtela olan hastaların bu tür tedavi ile rahatladığı ve sağlıklarına kavuştukları tıp literatüründe işlenmiş ve tıp kitaplarına geçmiştir. Hatta, bu tür tedaviyi ilk uygulayanlar da Türkler olmuştur.
Bütün bu açıklamalar makamlarımızın sun'î bir yapı ve karaktere sahip olmadığını, tabiattan alındığını ve Türk musikisinin evren kanunları içinde oluştuğunu göstermesi bakımından fevkalade hayret vericidir.