|
KANUN’DA SES FREKANS ANALİZİ |
Bu çalışmada Türk Müziğinin temel enstrümanlarından olan kanun sazının kullandığı ses aralığı içerisindeki seslerin frekans analizi yapılmıştır. Elde edilen ses sinyalleri standart bir ses kartı yazılımı yoluyla yeniden düzenlenerek MATLAB paket programında bulunan FFT (Fast Fourier Transform) rutini kullanımıyla frekans bileşenleri gözlemlenebilir hale dönüştürülmüştür.
Amaç
TRT Ankara Radyosu Kanun Sanatçısı sayın Tahir Aydoğdu’nun girişimleri ve önerileri ile temel sazlarımızdan kanuna ilişkin frekans analizine yönelik bir çalışmanın bugüne kadar yapılmamış olması veya yapıldıysa da bunun yeterince yaygın olarak bilinmemesinden dolayı böyle bir çalışma planlanmış, bu konuda emek ve mesai harcayan kanun yapımcıları ile icra eden kanun sanatçılarının gelecekte yapılması düşünülen çalışmaları bakımından kendilerine katkılar sağlaması amaçlanmıştır.
Kapsam
Buradaki çalışma kapsam olarak bir tek kanun sazımızı içine almaktadır. Benzer bir çalışma eksikleri ve fazlaları ile TRT Ankara Radyosu Ritm Sanatçısı Yüksek Mühendis Sayın Ahmet Taçoğlu tarafından Hacettepe Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü bünyesinde 1997 yılında tanbur sazı için yüksek mühendislik tezi olarak gerçekleştirilmiştir.
Yöntem
Kanun sazının ses frekans analizinin yapılabilmesi için TRT Ankara Radyosu Efekt Stüdyosu’nda bulunan ve Ölü Oda diye anılan, içerisinde ses yansımasının en alt düzeyde olmasını sağlamak bakımından gerekli düzenlemelerin yapıldığı özel bir oda kullanılmış, ses incelemeleri için örnekler iki ayrı ustanın yapmış olduğu 3 ayrı kanundan alınmıştır. Kanunlar TRT Ankara Radyosu kanun sanatçısı Bülent Uyaroğlu tarafından çalınmıştır.
Bilgi
Bu metinde anılan
kanunun ses frekans analizinin yapılabilmesi için gerekli olan programlama
kodlarının yazılması ve ortaya çıkan frekans grafiklerinin örnek
yorumlama, değerlendirme çalışmaları sayın Mehmet Demirer tarafından yapılmış,
temel akustik bilgileri ile ilgili kısımlar sayın Atakan Dura’nın Yüksek
Lisans tezinin temelini oluşturan metinler esas alınarak yazılmıştır.
Değerlendirme
Kanun sazı bilindiği
gibi mızrapla çalınan bir sazdır ve kullanılan mızrapların eninin çıkan
sesin tınısı üzerinde doğrudan bir etkisi vardır. Çalma esnasında telin
bir noktadan uyarılmakta olmasından dolayı uyarılma noktası, yani mızrabın
eni boyunca duran dalga oluşumunu temin eden hiçbir düğüm oluşmaz ve böylece
çıkan sesteki harmonik sayısı azalır. Bu mızrap eninin incelmesi durumunda
oluşan harmoniklerin artması anlamına gelir ki sesin zenginleşmesine sebep
olur. Diğer taraftan mızrap vuruş şiddetinin de çıkan ses üzerinde etkisi
vardır; mızrap vuruşu ani olursa telde halihazırda var olan eylemsizlik
dolayısıyla telin mızrap vurulan yeri dışındaki bölgeler hareket bakımından
geride kalarak o bölgenin fiziksel olarak daha çok gerilmesine, vurma noktası
dışındaki sönen harmoniklerin sayısının da azalmasına sebep olur. Benzer
şekilde mızrapla sertçe vurulan telden çıkan sesin daha yavaş vurulana göre
oluşan harmonikler açısından daha zengin olduğu söylenebilir. Bu durum sazı
çalan kişinin mızrabını tele vuruş biçimiyle çıkarttığı sesin sadece
gürlüğünü değil tınısını da değiştirebileceği hususunun mümkün
olduğunu göstermektedir. Bu bilgiler ışığında mızrapla çalınan bir
enstrümandan çıkan seslerin frekans analizi yapıldığında sesi oluşturan
frekans bileşenlerinin çokluğu ve bu bileşenlerin genlik seviyeleri sesin tınısı
hakkında grafiksel olarak bir bilgi oluşturmaktadır. Bu çalışmada
Ankara’da ikamet eden ve enstrüman yapım çalışmalarını sürdürmekte
olan çok değerli iki kanun yapımcısı sanatçımızın, Sayın Gültekin
Aydoğdu ve Sayın Erkin Gürdoğan’ın kanunları incelenmiş, bunlara ilişkin
frekans grafikleri çıkartılmıştır. Ekte verilen frekans grafiklerinde
kanunlara üzerinde bulunan tüm natürel sesler ve bazı Türk Müziği bakımından
önemli addedilen perdelere ilişkin grafiklere yer verilmiştir. Müzisyenler
arasında “parlak”, “mat”, “tok”, “latif”, “küçük” vs
diye adlandırılan ses türleri grafiklerde görülen harmoniklerin genlikleri
ve sayıları dikkate alınarak görsel olarak okuyucunun isteği ve müzik
zevki doğrultusunda yeniden adlandırılabilir.
Örneğin sayın Erkin Gürdoğan’ın
yapmış olduğu kanunlarda en pest tel kaba yegâhdır ve bu perdenin frekans
grafiğinde temel harmoniklerin 2. Ve 3. Harmoniklere göre daha düşük genlik
düzeyinde olduğu gözlemlenmektedir. Aynı durum yegah perdesine kadar olan
seslerde aşağı yukarı aynen devam etmektedir. Ayrıca belirli bir harmoniğin
üzerinde harmonik bu perdelerde rastlanmamaktadır. Böylece bu seslerin
kulakta tok bir etki bıraktığı söylenebilir. Benzer şekilde sayın Gültekin
Aydoğdu’nun yapmış olduğu ve ses frekans analizi yapılan kanunların her
ikisinde de kaba çargaha kadar olan seslerde harmonik sayısı ve genliği bakımından
bir zenginlik göze çarpmaktadır. Böylece bu seslerin kulakta tını yönünden
dolgun bir ifade bırakması doğal görünmektedir. Benzer yorumlar birçok
perde için yinelenebilir. Erkin Bey’in kanununda tiz neva ve tiz hüseyni
civarındaki seslerde çok değişik ve biribirine yakın frekans bileşenlerinin
varlığı göze çarpmaktayken Gültekin Beyin kanunları daha düzgün ve
fiziksel olarak daha çok ifade taşıyan grafikler vermiştir. Bu bağlamda ilk
anılan kanunun bu perdelerde gürültü düzeyinin yüksek olduğu söylenebilir.
Erkin Bey’in kanunu dügah-hüseyni sesleri arasında kendi içerisinde tutarlı
ve biribirine benzeyen tınıda sesler çıkartmaktadır, aynı
durum Gültekin Bey’in kanunlarında da gözlemlenmekte ancak acem
perdesi civarında Gültekin Bey’in kanunlarından bir tanesinde gürültü
faktörünün yüksek olduğu gözlemlenmektedir.
BASİT SESLERİN ALGILANMASI
Seslerin algılanması
karmaşık bir olaydır. Kulağa kadar gelen ses dalgalarının taşıdığı
akustik enerji, kulak zarına periyodik hareketler yaptırır. Orta kulağa ve
oradan da iç kulağa iletilen bu hareketle iç kulakta nöral sinyallere dönüştürülür.
Sinyaller beynin sinyal işleme merkezinde değerlendirilir. Böylece algılama
işlemi gerçekleşmiş olur. Anlatıldığı gibi işitme istemi üç ana kısımdan
oluşmuştur.
Fakat sinyallerin
analizini ve değerlendirmesini beynin bir çok bölümü etkilemektedir. Dolayısıyla
sesin algılanması;
· Fiziksel
· Fizyolojik
· Nörolojik
· Psikolojik
yönleri olan karmaşık bir olaydır.
İŞİTME SİSTEMİ
SINIRLARI
Sesin belli bir niteliği
ve enerjisi olmadan sistemimiz onu algılayamaz. Genç ve sağlıklı bir insan,
~15-20 Hz ile ~15-20 kHz arasındaki titreşimleri yeterli enerjiye sahipseler
ses olarak değerlendirebilir. Alt ve üst sınırlar kişiden kişiye ve yaşa
göre değişebilir. 15 Hz’den başlayarak sekizliler (oktav) halinde
ilerlersek 10. adımda 15360 Hz’e ulaşırız. Yani insan 10 sekizliden biraz
büyük bir aralığı duyabilmektedir (Ses veya sonik bölge). Geriye kalan
frekanslar ise 0-15 Hz (infrason) ses altı ve >20kHz (ultrason) ses üstü
şeklinde ayrılır. Bu ses bölgesinin içinde yer lana müzik sesi bölgesi
ise 27.5 Hz (en pest müzik sesi piyano ve bas tuba) ile ~ 4000 Hz (pikolo 3729
Hz ve piyano 4186 Hz) arasında yer alır. Bu ses frekansları temel frekanslardır.
Selenlerle (harmonikler) birlikte üst sınır 12 kHz’e kadar ulaşır (2. ve
3. harmonikler).
Frekansta işitilebilen sınırlar
olduğu gibi ses şiddeti ile ilgili sınırlar da vardır. 10-12 W/m2 ile ~1
W/m2 arasında şiddete sahip uygun frekanstaki titreşimler ses olarak algılanabilmektedir.
KULAĞIN YAPISI VE
İŞLEVİ
Belirli frekanstaki bir
sesin beynimizde uyandırdığı tizlik ve pestlik duygusuna perde diyoruz.
Fekans ile perde arasında doğrudan bir bağıntı vardır. Ayrıca basit
sesler için ses şiddeti ile de bir bağınt vardır. Fakat müzik seslerinde böyle
bir bağıntı yoktur. Dolayısı ile müzik dilinde perde frekansın karşılığıdır.
Ses algılanmasındaki
ilk yapı kulaktır. Kulağı incelediğimizde anatomik açıdan üç kısma ayırabiliriz;
Dış kulak,
Orta kulakta bulunan
kemik zincirinin görevi, titreşimlerin iç kulaktaki sıvıya iletimini sağlamaktır.
Zincirin son kemiği olan “üzengi” iç kulağın ilk elemanı olan oval
pencereye bağlıdır. Kemik zinciri, gelen titreşimlerin uygun bir genlikte iç
kulağa iletilerek duyarlı sinir hücrelerinin zarar görmesini engeller.
İç kulakta bulunan yarım
çember kanallar ise ses algılama mekanizmasındaki görevi, kulak sıvısının
taşınması, haricinde insan dengesinin korumasını da sağlar.
İç kulaktaki son kısım
olam Salyangoz en önemli ses algılama birimidir. Üç kısımdan oluşur:
Bu bölümleri birbirinde
ayıran taban zarı üzerinde ~30000 kadar tüylü hücre vardır. Tüylü hücrelerin
hemen altında sinir hücreleri (mekanik titreşimleri nöral sinyallere dönüştürür)
bulunur. Bu hücre topluluğu işitme sistemimizin en önemli bölümüdür.
FREKANS ALGILAMA MEKANİZMASI
Havada ilerleyen ses
dalgaları kulak zarını titreşime zorlar. Bu titreşimler kemik zinciri vasıtası
ile iç kulaktaki salyangozun içini dolduran perilenf
sıvısına geçer ve onu dalgalandırır. Sıvı, içinde bulunduğu taban zarı
üstünde rezonans bölgeleri oluşturur. Bu bölgelerde bulunan tüylü hücreler
mekanik titreşimleri daha fazla alacağı için altlarında bulunan nöral hücrelerin
beyne ileteceği sinyaller de daha güçlü olur. Bu şekilde seslerin
frekansları ayırt edilebilir.
Gelen sesin frekansı değiştiği
zaman sıvı içindeki titreşimin dalgaboyu ve dolayısı ile zar üzerindeki
rezonans bölgesi de değişir. Yani her frekansa karşılık farklı bir bölge
maksimum cevap verir. Bu da, sesin frekansı ile taban zarı üzerindeki
maksimum rezonans bölgesi arasında doğru orantılı bir bağıntı bulunduğunu
gösterir. Bilimsel bir dille yinelemek gerekirse bir sesin frekansı ile ilgili
bilgilerin Corti organı tarafından, uyarılmış nöronların mekansal konumu
olarak kodlandığını söyleyebiliriz. Uyarılan nöronların bulunduğu yere
göre, perde pest veya tiz olarak algılanır.
Yukarıdaki şekilden çıkarılabilecek
iki önemli sonuç vardır;
FREKANS
AYIRDETME SINIRI
Müzikte perdeyi frekans
olarak nitelendirdik. Ancak frekans fiziksel nicel olarak ölçülmesine karşın,
psikofiziksel bir nicelik olan perde, ölçülebilir bir nicelik değildir.
Psikofiziksel nicelikleri ölçemeyiz ama birbirleri ile karşılaştırabiliriz.
Böyle değerlendirmeler öğrenme ile gerçekleştirilebilmektedir. Öğrenme söz
konusu olunca bir birime, yani algılanabilir en küçük değere ihtiyaç
duyulmaktadır (aed). Bir insanın iki sesi karşılaştırabilmesi için, sesin
birbirinden belli bir seviye farklı rezonans bölgeleri olmalıdır. Fark
yeterli derece büyük değilse rezonans bölgeleri birbirinin içine gireceğinden
iki ses arasındaki fark algılanamaz. Bir başka değişle, iki uyarı arasındaki
fark aed (algılanabilen en küçük değer)’den küçükse iki frekansın da
aynı perdeden olduğuna karar verilir.
Ses algılamadaki önemli
etkenlerden biri olan aed’nin büyüklüğünün yapılan deneyler sonucunda
bir çok etkene bağlı olduğu görülmüştür. Bu etkenlerden;
·
Ses frekansı; 2 kHz’lik ses titreşimindeki 10 Hz’lik bir değişim
perde olarak algılanabilmektedir (% 0.5’lik bir değişim). Fakat 100
Hz’deki bir sinyalle yapılan deneyler de 3 Hz’lik bir değişimin algılanabildiğini
ortaya koymuştur.
·
Ses şiddeti; Yapılan deneylerde ses şiddetinin önemli bir etken olmadığı
ancak çok şiddetli seslerde bazı ayırdedememe sonuçlarına neden olduğu gözlenmiştir.
·
Duyulma süresi; Eğer bu süre 0.1 sn’nin altında ise önemli
olmaktadır.
Bunların dışında bir
önemli etken de frekansdaki ani değişimlerdir. İşitme sistemi böyle ani değişimlerde
ayırdetme yeteneğini ~30 kat artırabilir.
İKİ FREKANSIN BİRLİKTE
ALGILANMASI
Basit seslerin algılanmasından
sonra, binişerek kulağa gelen ses
sinyallerinin nasıl algılandığını öğrenmemiz gerekmektedir. İki ayrı
frekansa sahip ses sinyali bu binişmeyi:
gerçekleştirebilir.
Kulağa gelmeden önce binişen sinyaller, lineer binişim ismi ile adlandırılır.
İki ayrı sinyalin binişim sonrasında, etkileri toplanarak bileşke sinyale
aktarılır. Bileşke sinyal kulak zarı, kemikler ve nöral sinirleri uyararak
iki ayrı bölgede iki farklı rezonans yaratır. Farklı rezonans bölgelerinin
oluşumu ertesinde beyin bu sinyalleri bileşke sinyalin içinden ayırt
edebilir.
İki sesin frekansları
arasındaki fark Df küçüldükçe rezonans bölgeleri birbirine yaklaşır. Bu
nedenle beynin ayırdetme yeteneği de düşer. Df çok küçükse tek bir ses
(vurulu) algılanır. Df < 10 Hz olduğu sürece vurular çok açık bir şekilde
algılanır. Fark daha da büyürse, örneğin 15 Hz, saniyede oluşan 15 vuru
net olarak algılanamaz; vuru duyumu kaybolur. Ama, bileşke seste çok
karakteristik bir sertlik ve hoşa gitmezlik durumu oluşur. Df belli bir değere
kadar daha, pürüzlülüğe neden olur. Belli bir seviyeye ulaştığı zaman
ise iki ayrı ses f1 ve f2 net olarak algılanır. Bu değere frekans çözümleyebilme
değeri denir (Dfç). Bu anda rezonans bölgeleri birbirinden yeterince ayrılmış
durumdadır. Fakat tam olarak ayrılma söz konusu olmadığı için pürüzlülük
durumu halen devam eder. En sonunda, Df kritik
bant sınırı değerine ulaştığı zaman (DfKB) rezonans bölgeleri birbirini
hiç etkilemeyecek kadar ayrılır,
dolayısıyla pürüzlülük durumu ortadan kalkar ve iki ayrı sinyal net
olarak algılanır.
Müzik algılanmasında
kritik bant da önemli rol oynar. Bir sesin kritik bandının taban zarında
kapladığı bölge, bir çeşit bilgi biriktirme ve bütünleme birimi işlevi
görür. Kritik bant sınırının sesin şiddetine pek bağlı olmadığı söylenebilir.
Yani, kritik bant, perilenf sıvısında oluşan dalgaların genliğinden bağımsızdır.
Öyleyse, ancak taban zarındaki sensörlerin yapısal özelliklerinden
kaynaklanıyor olmalıdır. Nitekim, kritik bantlar, taban zarının herhangi
bir yerinde hep ~1.2 mm kadar bir yer kaplamaktadır. Taban zarındaki ~30.000
kadar hücreden herhangi bir kritik bant içine düşünlerin sayısı ~1300
kadardır. Kulağa, birlikte gelen iki basit sesin merkez frekansı (yani iki
sesin frekansları ortalaması) ne olursa olsun, yani kritik bant sınırının
neresinde oluşursa oluşsun, kritik bant başına düşen sensör sayısı değişmez.
Demek ki, kritik bant genişliği, yalnızca hücrelerin yapısal özelliklerinden
kaynaklanmaktadır. Algılanabilen en küçük değişiklik, bir sesten başka
bir sese geçilmesi halinde, geçilen sesin farklılığının algılanabilmesiyle
ilgilidir (AED).
Seslerin beyinde birleşmesi
durumunda ise Dfç oldukça küçüktür. Çünkü iki ayrı kulakta farklı
rezonans bölgeleri olacaktır. Bu durumda rezonans bölgelerinin binişme
durumu söz konusu olmayacaktır. Ayrıca basit bir sesin algılanmasında rol
oynayan nöral hücrelerden beyne iletilen sinyallerin, merkezden uzaklaştıkça
önemini yitirdiğini de söyleyebiliriz. Yani rezonans bölgesinin merkezindeki
nöral hücreler, sinyal algılama işleminde kenardaki hücrelerden daha önemli
rol oynarlar.
MÜZİK SESLERİNİN
ALGILANMASI
Karmaşık seslerin algılanması
konusunda önce iki temel sorunun cevaplaması gereklidir:
Karmaşık bir ses kulağımıza
gelince, kulak zarı bu sese uyarak içeri-dışarı periyotlu bir titreşim
yapmaya başlar. Kulak zarının titreşimleri, kulak kemikleri aracılığıyla,
mekanik olarak, oval pencere zarına iletilir. Oval pencere zarı da hemen hemen
aynı titreşim örneğiyle titreşmeye başlar. Kulak zarı da, kemik zinciri
de ilettikleri titreşimin farklı selenlerin birleşimiyle oluştuğunu
bilmezler. Onların görevi sadece titreşimi iç kulağa iletmektir. Titreşimin
ilk analizi salyangozda yapılır.
Oval pencere zarındaki
karmaşık titreşimler salyangoz sıvısında dalgaların oluşumuna yol açar.
Dalgalar oluşmaya başladığı anda, sesi oluşturan farklı frekanstaki bileşenlerin
ayrıştırılması işlemi de başlar. Belirli bir frekanstaki bileşenin
rezonans bölgesi (hareketli dalganın taban zarı üzerinde en şiddetli uyarıyı
yaptığı bölge), taban zarının dibinden itibaren, frekansa bağlı belirli
bir x uzaklığındadır. Öyleyse, karmaşık sesi oluşturan selenlerin her
biri farklı bir rezonans bölgesini uyaracaktır. Selenin f frekansı ile o
selene ait rezonans bölgesinin x konumu arasındaki bağıntının hemen hemen
logaritmik olduğunu belirtmiştik. Bu nedenle, selen numarası büyüdükçe
rezonans bölgesi gitgide birbirine yaklaşır. Rezonans bölgelerinin sınırlarının
kesin bir çizgi gibi olmadığını, iki yana doğru hafifliyerek yayıldığını
da biliyoruz. Dolayısıyla, özellikle yüksek selenlerde, rezonans bölgeleri
birbirine karışmaya başlar. Gerçekten yedinci selenden sonra, bütün
rezonans bölgeleri birbirinin kritik bandı içine girmekte ve bunların arasındaki
farkı belirlemek çok zorlaşmaktadır. Çalgılarla yapılan deneylerde,
yedinci selenin ve ötesinin algılanamadığı gözlenmiştir
Taban zarındaki rezonans
bölgelerinin herbiri kendi rezonans frekansıyla titreşir. Bu titreşimlerin
fazı, rezonansa sebep olan selenin kulak zarındaki orjinal titreşimindeki fazıyla
bağıntılıdır, fakat ona eşit değildir. Kuşkusuz, ayrık rezonans bölgeleri
için böyledir ama, rezonans bölgelerinin binişmesi, durumu önemli ölçüde
karıştırır. Yani, bir karmaşık ses salyangozda son derece karışık bir
durumun ortaya çıkmasına neden olur. Böyleyken, nasıl oluyor da bu karmarışık
veri yığını içinden yalnızca tek bir perde, gürlük ve tını duyumu algılanabilmektedir
sorusu düşünülebilir
Sesin perdesinin algılama
işleminin, aslında bir mekansal konum algılama işlemi olduğu düşünülmektedir.
Frekansı ne olursa olsun, bütün periyotlu seslerin, taban zarı üzerinde en
şiddetli rezonansa sebep oldukları yer, (x konumu) sesin niteliği ile hemen
hemen hiç değişmez. Yani, çeşitli selenlerin oluşturduğu komşu rezonans
maksimumlarının arasında değişmeyen bir uzaklık bağıntısı vardır. Ama
yüksek selenlerde (yedinciden itibaren) bu bağıntı fiziksel anlamını
kaybeder. Bu durumda binişen bölgelerden gelen sinyaller değerlendirilirken
maksimum ekonomi – minimum ayrıntı ilkesine uyulur. Bu şekilde, birbirine
yakın sinyaller aynı frekansta algılanır.
Kimi bilim adamları,
taban zarının aynı bölgelerinden gelen aynı sinyallerin (değişmeyen
karakterdeki) bir ve aynı şey olduklarına karar vermeyi küçük yaşlarda öğrendiğimizi
ileri sürmektedirler. Kimi bilim adamları ise bunu yapmamızı sağlayacak
mekanizmayı sonradan geliştirdiğimizi iddia etmektedirler. İkinci düşüncenin
gerçeğe daha yakın olduğunu gösteren belirtiler vardır. Sonradan geliştirilen
bu tanıma, mekanizmasına, “merkezi perde işlemcisi” denmektedir. Bu nöral
birimin temel işlevi, ayrıntıları ortadan kaldırarak, gelen karışık uyarı
demetini yeni ve daha basit bir uyarı demeti haline getirmektir. Bunun sonucu
olarak, orijinal uyarı demetinin karmaşıklığına ve aynı anda oluşan bir
çok selenin varlığına karşın tek bir perde algılanır. Bu tek perde, doğal
sesin içinde en belirgin (en şiddetli) olan temel sese karşılıktır.
Merkezi perde işlemcisinde
bir takım kalıplar oluştuğu ve taban zarından gelen karmaşık mekansal
uyarı demetinin bu kalıplarla karşılaştırılarak değerlendirildiği öne
sürülmektedir. Kalıplardan biriyle benzerlik görülürse, karmaşık uyarının
o kalıbın temsil ettiği perdeye sahip olduğuna karar verilir. Görme olayında
da buna çok benzeyen bir durum vardır.
Kalıp arama işlemi,
selenlerin bir kısmını bir kulağa, diğerlerini öbür kulağa aynı anda gönderdiğimiz
zaman da gerçekleşmektedir. İki kulaktan gelen sinyaller bir araya getirilip
birleştirilerek uygun kalıp bulunabilmektedir. Bundan, merkezi perde işlemcisinin,
işitme sistemimizin daha üst basamaklarında (salyangozdan gelen sinyallerin işlendiği
yerden sonra) bulunduğu anlamı çıkar.
Karmaşık bir sesin
perdesinin algılanmasıyla ilgili mekanizmada, uyarılan nöronların ardarda gönderdiği
sinyallerin zaman içindeki dağılımının hiç hesaba katılmadığını söylemek
mümkün değildir. Hayret edilecek derecede verimli çalışmaya ve bir çok
destekleyici sistemden yararlanmaya ayarlanmış bir sinir sisteminin, çevresel
kanallarda zaten hazır bekleyen bir çeşit mors kodunu, yaptığı değerlendirmelerde
kullanmadığına inanmak zordur. Nitekim, bazı psikofiziksel deneylerin
sonucu, ancak, sinyallerin zaman içindeki dağılımın hesaba katıldığını
varsayarak açıklanabilmektedir. Belirli bir sinyalin iki kulağa ayrı ayrı
bir kaç ms gecikmeli olarak gönderilerek yapılan deneyde, periyodu bu gecikme
kadar olan donuk bir perde algılanmaktadır. Bu deneyin sonucu yalnızca taban
zarındaki rezonans bölgelerinin konumunun analizi ile açıklanamaz.
Tını algılanması
Karmaşık bir sesin tanınmasında
önemli olan ikinci unsur, ses niteliği (tını) duyumudur. Burada, temel
frekansı, şiddeti ve spekturumu belli olan bir karmaşık sesin düzgün bir
şekilde dinlenmesi sırasındaki statik durum ile bir müzik parçası içinde
geçen aynı sesin dinlenmesi sırasındaki dinamik durum arasındaki farka
dikkat etmeliyiz. Statik durumda, perdeleri ve şiddet düzeyleri aynı, fakat,
spektrumları ve selen fazları farklı karmaşık sesler üreten elektronik
cihazlarla yapılan psikofiziksel deneyler, tını duyumunu belirleyen başlıca
unsurun ses spektrumu olduğunu göstermiştir. Selenler arsındaki faz farkları
ise, özellikle yüksek frekanslı selenler arasında olduğu zaman kolayca
sezilebilmelerine karşın, tını üzerinde ancak ikinci derecede bir etki
yapmaktadır. Demek ki statik tını duyumu, taban zarı boyunca uyarılan
rezonans bölgelerinin etkinlik derecelerinin bir fonksiyonudur. Yani, rezonans
bölgelerinin farklı şiddette uyarılmış olması, buralardan gönderilen
sinyallerin gönderilme hızının farklı olmasyla sonuçlanmakta, bu hız
farkları analiz edilerek sesin tınısı hakkında karar verilmektedir. Burada
önemli olan, uyarılma bölgelerinin herbirinin kritik bandındaki ses
enerjisinin mutlak değeridir. Sinyal gönderme hızı enerjinin mutlak değerine
bağlıdır. Tını da sinyal gönderme hızına bağlı olduğuna göre, tını
algılanmasında önemli olan, temel sesinkine bağlı bağıl şiddetler değil,
mutlak şiddetlerdir. Bir plağı veya bandı normalden hızlı veya yavaş çaldığımız
zaman tınının tamamen değişmesi bunun bir kanıtıdır. Çünkü yavaş
veya hızlı çalmakla bağıl şiddet spektrumu değişmez, yalnızca frekaslar
aşağıya veya yukarıya doğru kayar. Eğer tını bağıl şiddetlere bağlı
olsaydı tınının da değişmemesi gerekirdi.
Statik tını duyumu,
orjinal akustik uyarının yalnızca bir parametresine (ses spektrumuna) bağlı
değil, bütün parametrelerine bağlı olarak oluşan çok boyutlu bir
psikofiziksel niceliktir. Bu nedenle, tını hakkında karar vermek tek boyutlu
birer nicelik olan perde ve gürlüğün anlatılmasına göre daha zordur.
Perdenin daha tiz veya pest, gürlüğün daha fazla veya daha az olduğu
kolayca ifade edilebilmektedir. Tını farklığında ise buna karar vermek
oldukça zordur. Bir kaç nitel anlatma yolu vardır. Örneğin, spektrumda yüksek
selenler azsa, ses donuk olarak nitelendirilir.Genizden gelir gibi nitelemesi
spektrumunda başlıca tek selen bulunan sesleri anlatır. Spektrum yüksek
selenler bakımından zenginse sesin keskin veya parlak olduğu söylenir.
Şimdi gerçeğe daha yakın
olan dinamik tını kavramına gelelim. Bir karmaşık sesin niteliği, o sesin
nasıl bir bütünün parçası olduğuna da bağlıdır. Sesin anlamlı bir
melodinin veya armoninin içinde bulunması, beyindeki işleme mekanizmasını büyük
ölçüde etkiler.
Karmaşık bir sesi
dinlerken işitme sistemimiz dikkatini tek tek selenlerin frekanslarından çok,
merkezi perde işlemcisinden gelen çıkış sinyalleri (bunlar tek bir perde
duyumuna neden olurlar) üzerinde yoğunlaştırır. Eğer, düzgün
seslendirilen karmaşık sesin içindeki ilk altı seleni duymak istiyorsak
merkezi perde işlemcisini kapatmak ve dikkatimizi, daha alt planda kalan ve
taban zarının rezonans bölgelerinin mekansal konumunu belirleyen spektral
perde mekanizmasının çıkış sinyallerine odaklamamız gerekir. Bu kapatma
ve yeniden odaklama işlemi zaman alır. Böyle olduğu için çok kısa süreli
karmaşık seslerin selenleri algılanamaz. Ses uzuyorsa mekanizmanın
ayarlanması mümkün olur ve ilk altı selen algılanabilir. Yedinci seleni
ise, elektronik olarak üretilmiş, düzgün karmaşık seslerde bile algılamak
son derece zordur.
MÜZİK SESLERİNİN
TANILANMASI
Tanılama işlemlerinin
ortak yanı, hepsinin de bilgilerin elenmesine dayanmasıdır. Bunun nedeni,
sinir sisteminin çalışmasının en az çaba-en çok verim ilkesine uymasıdır.
Gelen pek çok sinyalin oluşturduğu korkutucu karmaşıklık içinden anlamlı
bir bilgi çıkarabilmek (böylece nesneleri tanıyabilmek ve onların arasındaki
bağlantıyı ortaya koyabilmek) için, sistemin, konuyla ilgili olan verileri
ilgili olmayanlardan ayıracak süzgeçler kullanması gerekir. Bu süzgeçler,
ilgili olduğu düşünülen bazı sabit uyarı biçimlerine (bunlar ya genetik
olarak aktarılmıştır ya da bir öğrenme süreciyle edinilmiştir) ayarlanmış
olmalıdır.
Ses algılanmasında, sinir sistemimizde, ilk başta en basit olarak şiddetle ilgili veriler değerlendirilmekte ve önce gürlük duyumu ortaya çıkmaktadır. Çünkü, gürlük duyumu yalnızca, gelen karışık sinyaller kalabalığının içindeki akustik enerji akışı verileriyle ilgilidir.
İşitme olayında ikinci
adımın, sesin periyodiklik biçiminin saptanması olduğu düşünülebilir
(Bu taban zarındaki rezonans maksimumlarının mekansal dağılımının veya nöral
sinyallerin geçici dağılımının saptanması demektir). Bu adımdaki işlem
sonucunda öznel perde duyumu ortaya çıkar.
Üçüncü adımda sesi oluşturan bileşenlerin şiddet
spektrumu saptanır ve analiz edilir. Böylece tını duyumu ortaya çıkar.
İşitme sistemimizde tını algılanmasının üçüncü sırada yer almasına
karşılık, müzikte tınının algılanması (ses kaynağının yani çalgının
tanınması) ilk sırada yer alır. Yani bir ses duyduğumuz zaman, ilk düşünülen
şey, sesin perdesi veya gürlüğü değil, ne sesi olduğudur. Karmaşık
sinyal topluluğundan tını duyumunun çıkarılabilmesi için, (1) bir çok
verinin önceden tanılamaya uygun bir biçimde bellekte depolanmış olması ve
(2) yeni gelen verilerin önceden depolanmış ve tanılanmış bilgilerle karşılaştırılması
gerekir. Birinci basamak, öğrenmeyle (veya koşullanmayla) ilgilidir. Bir çocuğa
belli bir çalgıyı (örneğin kanunu) tanıtmak için bu çalgıyla çalınan
bir ezgi defalarca dinletilir ve bu sesin kanun sesi olduğu söylenir. Çocuğun
beyni ardarda gelen işitsel sinyallerden uygun bilgileri seçer, bu bilgileri
kanun etiketi altında sınıflandırır ve bellekte depolar.
İkinci basamak, öğrenilmiş
örneklerle karşılaştırarak koşullandırılmış bir yanıt bulma işlemidir.
Öğrenmiş olan çocuk, bir kanun sesi duyunca, çocuğun beyni gelen
sinyallerden tınıyla ilgili olanları seçer ve bunları depolanmış
bilgilerle karşılaştırır. Uygun bir kalıp bulunca da yanıt verir.
Eğer daha önce hiç
duymadığımız bir ses duymuşsak beynimiz uygun kalıp bulma mekanizmasını
çeşitli ip uçlarla besleyecek, mekanizma umutsuzca, gelen sinyalleri depolanmış
bilgilerle karşılaştırarak bir sonuç bulmaya uğraşacaktır. Uygun kalıp
bulma işlemi başarısızlıkla sonuçlanırsa, henüz tanılanan bu yeni tını
için bir dosya açılır ve belleğe depolanır. Eğer işlem yarı yarıya başarılı
olmuşsa sesin bir klarneti andırdığına veya haşin bir trombona benzediğine
karar verilir.
Tını
algılanması ve ses kaynağı tanılanması sırasında hangi nöral işlemler
gerçekleşmektedir? Deneyler, kortikal alanlardaki (beyin kabuğunda yer alır)
nöronların (bu nöronlara sensör organlarından gelen iletme sistemleri bağlıdır)
orjinal sensör uyarılarındaki kesin fakat karmaşık özelliklere yanıt
verebilen özellik dedektörleri olduğunu göstermiştir. Örneğin, görsel
korteksteki nöronların yalnızca bir açı oluşturacak biçimde eğilmiş
karanlık veya aydınlık çizgilere ve kenarlara ya da belirli bir biçimde
hareket eden çizgilere yanıt verebildiği anlaşılmıştır. Bunun gibi, işitsel
kortekste de yalnızca belirli tipteki karmaşık seslere yanıt veren nöronlar
vardır. Sensörlerden gönderilen ve sensörleri kortekse bağlayan iletim
yollarındaki nöral sinyal işleme mekanizmasında biçimlendirilen bilgiler,
birbirine bağlı ve birbirini etkileyen nöronlar tarafından denetlendikten
sonra bir karara varılır. Belirli bir selen spektrumuna sahip statik bir karmaşık
sesin, belirli bir kortikal nöron ağında, yine tamamen belirli bir sinyal
yaylım ateşini başlattığı düşünülmektedir.
Bunun
sonucu olarak belirli bir tını duyumu algılarız. Bu işlemin, çok büyük
bir nöron topluluğunun katılımıyla oluşan kollektif bir olay olduğunu önemle
belirtmeliyiz. Diğerlerinden yalıtılmış, onlarla bilgi alışverişi
yapamayan, tek bir nöron, çok çeşitli karakterdeki farklı sinyallere yanıt
vermektdir. Nöron ancak bir nöron topluluğuyla bağlantı halindeyse belirli
bir uyarıya kilitlenebilir. Anlaşıldığı üzere, belirli bir uyarı biçimine
(örneğin, belirli bir müzik sesine) kilitlenen şey tek bir nöron değil, nöral
etkinliğin zaman ve mekandaki dağılımıdır. Beyin korteksinde oluşan nöral
yanıt, gelen orjinal uyarının holografik bir görüntüsü olarak ortaya çıkar.
Yani uyarıda tek bir nokta ile temsil edilen bir özellik, zaman ve mekan içinde,
korteksdeki pek çok noktaya (nöronlara) dağıtılır.
Kortekste böyle bir nöral
etkinlik oluşunca, o etkinliğe karşı gelen belirli bir duyum algılanır.
Dolayısıyla, belirli bir dış uyarının, korteksde hep aynı görüntüyü
oluşturması ve uyarı geldiği zaman hep aynı duyumun algılanması beklenir.
Oysa deneyler, dış uyarının taşıdığı bilgilerdeki bazı küçük fakat
anlamlı değişiklerin korteksdeki beklenen görüntüyü büyük ölçüde değiştirebildiğini
göstermiştir. Dış uyarının çevresel sistemde oluşturduğu sinyal yaylım
ateşine, 50-80 ms kadar bir gecikmeyle içten gelen belirleyici bir sinyal katılırsa,
beynin üst merkezlerinde oluşan karşılaştırma ve tanılama işlemlerinde,
dolayısıyla da algılamada bazı sorunlar ortaya çıkar.