|
|
|
Mehmed Celâleddin Dede, 1848 yılında İstanbul’da, Yenikapı Mevlevihânesi’nin hareminde doğdu. Babası aynı tekkenin şeyhi Osman Selâhaddin Dede Efendi, annesi Aktar Hacı Tâhir Efendi’nin kızı Münire Hanım’dır. Mevlevihânenin yakınında bulunan ilkokulu bitirdikten sonra Davutpaşa Rüştiyesi’ne devam etti. Mevlevihânede tecvit, kıraat, ulûm-i diniye, tasavvuf, edebiyat, Mesnevî, Füsusulhikem ve mûsikî öğrendi. Abdülbaki Nasır Dede dedesi, Ali Nutkî Dede ile Abdürrahim Künhî Dede büyük amcasıdır. Arapça, Farsça, Fransızca bilirdi. Onyedi yaşında Mustafa Naili Efendi’nin kızı Nazife Hanım ile evlendi. 1870
yılında babasının şeyhliği fiilen bırakması üzerine, Konya çelebisinin
izni ile mevlevihâneyi onsekiz yıl yönetti. Babasının ölümü üzerine
ise 1887’de şeyh oldu. Durup dinlenmeden çalışarak bir ömür sürmüş
ve çok yorulmuştu. Buna bir de 8 Ekim 1904 tarihinde çıkan yangında
mevlevihânenin bir bölümünün, değerli kitaplarının ve eşi
bulunmaz kıymetteki tezhipli mesnevilerin, tanburlarının yanması
eklenmişti. Zaten bir boğaz hastalığından rahatsızdı. Dügâh
makamındaki âyininin 1905’te okunuşu sırasında, hastalığı
nedeni ile ayakta duramamış, geleneğin dışına çıkarak postuna
çökmüştü. Geçen yüzyılın gerçek bir mûsikî bilgini olan
Mehmed Celâleddin Dede, 31 Mayıs 1907 tarihinde Gümüşsuyu’ndaki köşkünde
öldü. Cenaze namazının Sünbül Efendi Dergâhı’nda kılınmasından
sonra mevlevihânenin mezarlığına defnedildi. İsmet
Bey’in tarih şiirinin son mısraı şöyledir: Celâl-i Mevlevî aşk ile buldu vuslat’ullah’ıTanbur çalmasını Büyük ve Küçük Osman Bey’lerden, ney üflemesini, eniştesi Hüseyin Fahreddin Dede’den, dinî mûsikîyi tekkeden, dindışı mûsikîyi Tanburî İsmet Ağa ile Nikoğos Ağa’dan öğrenmişti. Özellikle tanburda kendine özgü bir tavrının olduğunu, çok ustalıklı mızrap kullandığını tanıyanlar, öğrencileri ve Ahmed Irsoy doğrulamıştır. Celâleddin Dede daha on sekiz yaşında iken İslâmi ilimlerde ve mûsikîde temayüz etmiş, adını kültürlü çevrelere duyurmuştu. Çok
iyi derecede Arapça, Farsça bildiği için eski “Edvâr” kitaplarını
inceleyerek mûsikîmizin nazariyatına eğildi;daha doğrusu bu konuyu
ilk kez ele alanlardan biri oldu. Başta Rauf Yekta Bey olmak üzere pek
çok öğrencisine, Pazartesi günleri ders verirdi. Bir gün Rauf Yekta
Bey, Kulekapısı Mevlevîhânesi şeyhi Ataullah Efendi’nin , Arapça
bir nazariyat kitabını incelediğini hocasına haber vermişti. Bunun
üzerine Mehmed Celâleddin Dede, Rauf Yekta Bey’e kendisinin
incelemekte olduğu bir başka nazariyat kitabını gösterdi. Bundan
sonra bu üç kişinin gayreti ile, yüzyıllardır unutulmuş olan mûsikîmizin
bilimsel yönü ortaya çıkartılmış oldu. Celâleddin Dede bununla
da kalmadı;bugün bile kullanılan bazı mûsikî terimlerini ortaya
attı. Bilimselliği
ve üstün kişiliği kendisine üst düzeyde bir çevre sağlamış,
dostlar edinmişti. Mithat Paşa’nın babası ile olan dostluk ilişkisi
sarayın dikkatini çekmiş, jurnaller birbirini izlemiş, emirler gelip
gitmiş, bu değerli ilim adamının rahatı epey kaçırılmıştı. Zaman
buldukça şiir ve edebiyatla uğraşmış, söylediği şiirlerde “Şeyhî”mahlasını
kullanmıştır. Bir
bestekâr olarak dinî mûsikîmize dügâh makamında bir âyin hediye
etmiştir. Bu âyinin bir özelliği dolayısıyle bestelendiği yıllarda
eleştirilere hedef olmuştur. Celâleddin Dede Efendi, bu âyinde büyük
dedesi Nayî Osman Dede’nin , hicaz makamındaki âyininin
melodilerini dügâh makamının aralıklarına göre aynen kullanmıştır.
Eleştiriler üzerine öğrencisi Rauf Yekta Bey, aralarında hiçbir
ilişki bulunmayan bu iki makamı ele aldığını, bunun kolay bir iş
olmadığını, kudretli bir mûsikî bilgisine sahip olmak gerektiğini
söyleyerek hocasını savunmuştur. Mûsikîmize
çok değerli hizmetleri geçmiş bu değerli insanı saygıyla ve
rahmetle anıyoruz. . . Hazırlayan:Tâhir AYDOĞDUKaynak:Türk Mûsikîsi Tarihi. . . . . . Dr. Nazmi ÖZÂLP |