|
Hz.Mevlânâ - Mevlevî Âyinleri |
| Hazırlayan : Timuçin ÇEVİKOĞLU |
( Yeni eklemeler ile devam edecektir.)
ÖNSÖZ
Mûsikî
tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Bilim adamları insanların konuşmayı
bilmedikleri devirde duygu ve düşüncelerini mûsikî ile anlattıklarını söylüyorlar.
Mûsikînin dinden doğduğu düşüncesi de bugün mûsikî tarihçileri,
felsefeciler ve sosyologlar tarafından benimsenmektedir.
İlkel
toplumlarda mûsikî bir ibâdet, insanları Yüce Yaratıcı’ ya ulaştıran
bir olgu, hatta Tanrı'nın insanlara bir lûtfu kabul edilirdi.
Totemizm,
Şamanizm, Animizm gibi dinlerde mûsikînin önemli rolü vardı. Bu dinlerin
etkisindeki toplumlarda müzisyenler aynı zamanda din adamlarıydılar. İslâmiyet’
i kabûlden önce atalarımızın dini olan Şamanizm’de “kam”, “baksı”
ya da “şaman” denilen din adamları ellerindeki çalgı ile çalıp söyleyerek
dînî mesajlarını iletirlerdi.
İslâmiyet
de bu sanatın karşısında olmamıştır. Ancak her olgu gibi mûsikînin de
iyi ve doğru yolda; iyi ve doğru duyguları hissettirip, ortaya çıkaracak şekilde
kullanılması istenmiştir.
İslâm
Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.), Kur’an’ın güzel sesle ve bir kaideye bağlı âhenkle
okunmasını emretmiştir. Tecvid ve kıraat böylece doğmuştur ki, bu
ilimlerin mûsikî ile yakın ilişkileri vardır.
Mûsikî,
İslâmiyet’i kabûlden sonra da müslüman Türkler’in yaşamlarının her
safhasında önce olduğu gibi yer almaya devam etmiştir. Düğünlerde,
bayramlarda, asker uğurlama ve karşılama törenlerinde, her türlü dînî törenlerde,
hatta savaşlarda bile mûsikî yer almıştır.
Dînî Türk
Mûsikîsi icrâ edildiği mekânlara göre Câmi Mûsikîsi ve Tekke Mûsikîsi
başlıkları altında ikiye ayrılabilir. Birbirine yakın bu iki türden Tekke
Mûsikîsi’nde insan seslerinin yanı sıra enstrümanlara da yer verilmiştir.
Câmi Mûsikîsi’ nde ise enstrüman kullanılmaz. Ezan, kaamet, salâ, salâtü’s-selâm,
mi’râciye, mevlîd, tekbîr, temcîd, tesbîh, mahfel sürmesi, münâcaat
gibi câmiye ait formlarla; mevlevî âyini, nefes, durak gibi tekkeye ait
formlar ve her iki mekânda da ortak kullanılan ilâhi, tevşîh, şugl, na’
t gibi formlar Dînî Türk Mûsikîsi’ ni oluşturur.
Câmi Mûsikîsi
eserlerinde görülen zâhidâne, ağır başlı üslûp, Tekke Mûsikîsi
eserlerinde yerini tasavvufî bir coşkuya bırakır. Bu coşkulu oluşumda bir
çok tarikatta yer alan ve mûsikî eşliğinde yapılan “zikir” in rol
oynadığı söylenebilir.
Tekke Mûsikîsi
formlarından en gelişmiş olanı Mevlevi Âyinleri’ dir. Bu eserler aynı
zamanda tüm Türk Mûsikîsi’ nin en geniş, en sanatlı ve en önemli
eserleridir.
Mevlevî
Âyinleri; Hz.Mevlânâ’ nın ebedî âleme intikâlinden sonra ona ve onun düşüncelerine
âşık insanların kurdukları “Mevlevîlik” tarîkatının ürünleridir.
Bu yüzden kitabımıza Hz.Mevlânâ ve Mevlevîliği anlatarak başladık.
Kitabımız bir Mevlânâ biyografisi yahut bir Mevlevîlik araştırması olmadığından
bu bölümlerde genel ve üzerinde ittifak edilen bilgilere yer verdik. Mümkün
olduğunca ayrıntılardan uzak durmaya çalıştık.
Mevlevî
Âyinleri’nin bestelenmesine sebep olan Semâ’ Töreni’ni anlatırken semâ’
fotoğraflarıyla konunun anlaşılırlığını arttırmaya gayret ettik. Çünkü
Mevlevî Âyini form olarak Semâ’ Töreni’nden hareket almakta; her kısmı
Semâ’ Töreni’nin bir kısmını mânâ ve biçim yönünden yansıtmaktadır.
Hiç şüphe
yok ki, Mevlevî Âyinleri konusu bir değil yüzlerce kitap konusu olabilecek,
üzerine ciltlerce eserler yazılabilecek kadar geniştir. Biz burada Mevlevî
Âyinleri’nin temel özelliklerini araştırıp ortaya koymaya uğraştık.
Bu
konuda yazılmış eserlerin tamamına yakınını inceledik. Pek çok bilgiye
de Mevlevî Âyinleri’ nin bizzat kendilerini inceleyerek ulaşabildik.
Mevlevî
Âyini bestekârlarının doğum - ölüm tarihlerini tespitte hicrî tarih
bildiren kaynaklara ve varsa ebced hesabıyla düşürülen tarih dizelerine yönelip,
onları titizlikle milâdî tarihe çevirdik. Burada karşımıza çıkan hicrî
yılın, milâdî yılın bir değil çoğu kez iki yılına karşılık gelmesi
problemini her iki yılı da yazıp; kuvvetle muhtemel olan uzun yılın altını
çizmek sûretiyle çözmeyi uygun gördük. Bir örnek vermek gerekirse:
Dellâlzâde
İsmâil Efendi hicrî 1212 yılında doğmuştur. Ölümü için Hâfız’ın
mezar taşına düşürdüğü tarih mısrâı ise hicrî 1286’ ya karşılık
gelir.
“Huld’ü
Dellâlzâde’ye dâim mekân ede Hudâ” H.1286
H.1212 yılı
milâdi 1797 yılının 26 Haziran’ında başlayıp, 1798 yılının 14
Haziran’ında biter. Dolayısıyla doğumu 1797-1798 yıllarından birisi olup
çok az da olsa 1797 olma ihtimali daha fazladır.
Ölümü
olan H.1286 yılı ise milâdi 1869 yılının 13 Nisan’ında başlayıp, 1870
yılının 2 Nisan’ında son bulur. Dolayısıyla ölümü 1869- 1870 yılarından
birisi olup, büyük ihtimalle 1869 yılıdır. (Kitapta verilen cetvel
incelenirse her iki yılın da yazılmış, ihtimâli yüksek olan yılların
altının çizilmiş olduğu görülür).
Yine
Mevlevî Âyini bestekârlarını listelerken vefât etmiş olanlarla yaşayanları
ayrı ayrı sıralamayı uygun gördük Vefât etmiş olanları ölüm
tarihlerine, yaşayanları ise doğum tarihlerine göre sıraladık.
Bestelenmiş
bütün Mevlevî Âyinleri’ne hakkında ne söyleniyor olursa olsun kitapta
yer verdik. Forma uygunluğu, geleneğe uygunluğu konusunda hiçbir ayırıma
gitmeyip bunu müzikolog ve icrâcıların yorumlarına bıraktık.
A -
Hz.MEVLÂNÂ
1-
Hayâtı
Hz.Mevlânâ,
30 Eylül 1207 tarihinde eski Türk kültür merkezlerinden - bugün Afganistan
sınırları içinde bulunan - Belh şehrinde doğdu [1]. Asıl adı Muhammed
Celâleddin’dir [2].
Âlimlerle
dolu bir ailenin çocuğuydu. Büyükbabası Hüseyin Hatibî, yaşadığı
devrin büyük bilginlerindendi. Babası Bahâeddin Veled ise “Sultânü’l
Ulemâ - Âlimler Sultânı” diye anılırdı [3].
Sultânü’l
Ulemâ, sözünü kimseden sakınmayan dürüst bir insandı. Okuttuğu
derslerinde ve vaazlarında doğru bildiği her şeyi hiçbir sınır tanımaksızın
söylerdi. Bu sebeple başta Fahreddin Râzî olmak üzere devrin diğer
bilginleriyle ve Sultan Harezmşah’la arası açıldı. Bu arada gerçekleşen
kanlı moğol istilâsı da onun Belh ile bağlarının kopmasına sebep oldu.
1212-1213 yıllarında ailesi ve yakın dostları ile beraber Belh’ten ayrıldılar.
Hz.Mevlânâ bu esnâda 5-6 yaşlarındaydı [4].
Bahâeddin
Veled, Belh’den ayrılırken hacca niyet etmişti. Nişâbur’a uğradıktan
sonra bir kervanla Bağdat’a oradan Kûfe yoluyla Mekke’ye vardı. Hac farîzasını
yerine getirdikten
sonra Şam’da bir müddet kaldı. Oradan Malatya, Erzincan ve nihayet Sivas,
Kayseri, Niğde yoluyla Karaman’a gelip yerleşti [5].
On yıla
yakın bir zaman süren bu yolculuk esnasında Bahâeddin Veled, devrin önemli
kültür merkezlerini dolaşmış, buralarda âlimlerle fikir alışverişlerinde
bulunmuştur.
Bahâeddin
Veled, artık evlenme çağına gelmiş olan oğlu Celâleddin’i (Hz.Mevlânâ’yı),
1225 yılında Semerkand’lı Hoca Şerâfeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun
ile evlendirdi.
Hz.Mevlânâ’nın
ölümünden sonra Mevlevîlik Tarikatı’nı kuran “Sultan Veled” diye tanıdığımız
oğlu Bahâeddin’de burada doğmuştur [6].
Yedi yıldır
Karaman’da ikamet etmekte olan babası Bahâeddin Veled’in şöhreti doğruluğu,
fazîleti ve sözünün tesiri gittikçe yayılıyordu. Anadolu Selçuklu sultanı
Alâeddin Keykûbat, bu şöhretli âlimi dâvet etti. 3 Mayıs 1228 tarihinde
Konya’ya gelip yerleştiler. Başta Sultan Alâeddin olmak üzere devrin ileri
gelenleri ve halk tarafından büyük ilgi, saygı ve sevgi ile karşılandılar
[7].
Burada
vaaz ve dersleri ile etrafını aydınlatan Bahâeddin Veled, 24 Şubat 1231
tarihinde ebedî aleme göçtü. Bu esnâda 24 yaşında olan Hz.Mevlânâ,
babasının vasiyeti, dostlarının ve halkın ısrarları ile onun yerine ders
okutmaya başladı [8].
Mevlânâ
babasından sonra bir yıl kadar mürşîdsiz kaldı. Seyyid Burhâneddin Muhakkık
Tirmîzî Konya’ya gelince onun mânevî terbiyesi altına girdi.
Seyyid
Burhâneddin, ilmi ve irfânı yüksek bir mürşiddi. Aynı zamanda Sultânü’
l Ulemâ’nın da öğrencisi ve halifesiydi.
Hz.Mevlânâ
dokuz yıl onun ilminden, irfânından feyz aldı, pişti, olgunlaştı. Yüksek
ilimlerde daha çok derinleşmek için Seyyid Burhâneddin’in izniyle
Halep’e ve Şam’a gitti.
Yedi yıl
süren bu seyahatten sonra Konya’ya dönen Mevlânâ, mürşîdi tarafından
takdîr ve taltîf edilip, irşadla görevlendirildi. Babasının ve dedelerinin
usûlüne uyarak beş yıl kadar ders okuttu, vaaz etti. Rivâyetlere göre yüzlerce
talebesi ve binlerce mürîdi vardı.
1244 yılında
Konya’ya gelen Şemseddin Tebrîzî adlı bir zat, onun ilimle dolu dünyasında
“aşk” ile yepyeni ufuklar açtı [9].
Bu iki
ilâhî âşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini
tamamen Hakk’a verdiler. Günlerce, gecelerce sohbetlere daldılar.
Birbirlerinde kendilerini ve Yüce Allah’ın eşsiz güzelliklerinin tecellîlerini
gördüler. Buluştuklarında Hz.Mevlânâ 38, Hz.Şems 60 yaşlarında idiler.
Artık
Mevlânâ bütün zamanını Şems ile sohbete ayırıyordu. Bu ilâhî aşkı
idrâk etmekten âciz olanlar, Hz.Mevlânâ’nın Şems’e olan ilgisini kıskanarak,
ileri geri konuşmaya başladılar. Bu sözleri duyan Şems üzüldü ve 1246 yılında
Konya’yı terk edip Şam’a gitti [10].
Şems
gidince Hz.Mevlânâ derin üzüntülere boğuldu. Şems’i tedirgin ederek
uzaklaşmasına neden olanlar da Mevlânâ’nın bu hâli karşısında pişmân
oldular.
Hz.Mevlânâ
bir mektup yazarak oğlu Sultan Veled’in de bulunduğu bir kâfileyi Şam’a
gönderdi. Şems mektubu okudu ve Hz.Mevlânâ’nın dâvetini geri çevirmeyerek
1247 yılında Konya’ ya döndü [11].
Şems’in
dönmesine herkes sevindi. Hz.Mevlânâ artık gülüyor, ziyâfetler veriyor,
sema’ meclisleri düzenliyordu. Şems’le sohbet günlere ve gecelere sığmıyordu.
Fakat bu
huzurlu günler uzun sürmedi. Dedikodular, çirkin sözler ve iftiralar yeniden
başladı.
1247-1248
yılında Şems aniden kayboldu [12]. Onu bir daha ne gören, ne de izini bulan
olmadı.
Hz.Mevlânâ,
Şems’i çok aradı. Ayrılığın büyük acısıyla şiirler söyledi, gözyaşları
döktü. İki kere Şam’a gittiyse de izine rastlayamadı. Şems’in bedenî
varlığını bulamayan Hz.Mevlânâ, onu mânâ yönünden kendinde buldu ve
aramaktan vazgeçti. Bir şiirinde şöyle der:
Hz.Mevlânâ,
Şems’ten sonra kendisine dost ve halîfe olarak Selâhaddin Zerkûbî’yi seçti.
Bu zatla sohbetlerde bulundu. Artık rûhen mânevî bir âlemde yaşadığından
mürîdlerinin irşâd ve terbiyesi ile ilgilenmedi. Bunun için en güvendiği
ehil dostu Şeyh Selâhaddin’i görevlendirdi [13].
On yıl
kadar sonra Şeyh Selâhaddin’in de ebedî âleme intikâliyle Hz.Mevlânâ sırdaşlığını
Çelebi Hüsâmeddin’le sürdürdü. Bu dönemde insanlık tarihinin en büyük
mîrâsı arasına girmiş olan Mesnevî’si vücûda geldi [14].
Hz.Mevlânâ
Çelebi Hüsâmeddin’in sohbetiyle ülfet ederken, ansızın yıkıcı bir
hummâya yakalandı. Hekimlerin çabaları fayda vermedi. 17 Aralık 1273 Pazar
günü o mârifet güneşi gayb âlemine göç buyurdu [15].
2 - Düşünceleri
Hz.Mevlânâ
için ölüm, sevgiliye kavuşmaktır. Bir gazelinde ölüm hakkında şöyle
der:
Hz.Mevlânâ,
hayatı boyunca Kur’an hükümlerinin âdâbına riâyet ederek, Allah’ ın
haram kıldığı şeylerden çekinmiş; kendi ilmini, irfânını, benliğini,
hâsılı tüm varlığını Hz.Muhammed’in varlığında yok etmiş, gerçek
takvâ sahibi bir şahsiyettir.
Mesnevî’nin
V.Cildinde şöyle der:
Şerîat muma benzer, yol gösterir; ele mum almadan yol alınmaz. Yoldan yürüyüp gittin mi, bu gidişin, bu yürüyüşün tarîkattır. Ulaştın mı, gideceğin yere vardın mı, maksadına eriştin mi, bu da hakîkattır... Şerîat bilgidir; tarikat iş, güç, kulluk; hakîkatse, Allah’ a ulaşmaktır.
Şu rubâîsinde
de Kur’an-ı Kerim ve Hz.Muhammed’e bağlılığını apaçık ortaya koyar;
Hz.Mevlânâ’nın
tasavvufu hiçbir zaman bir bilgi sistemi yâhut hayâlî bir idealizm değildir.
Onun tasavvufu irfân, tahakkuk, aşk ve cezbe âleminde olgunlaşmadır. Gâye
kulluk ve yokluktur.
O, hayatın
bütün gerçeklerini kabûl eder. Miskinliği, hayattan el-etek çekmeyi
reddeder. Ona göre dünyâ, Allah’tan gâfil olmaktır, hayâtın gerçekleri
değil...
Hz.Mevlânâ’nın
tasavvufunda varlığın, yaratılışın, hayatın mânâsı aşktır.
Aşk ise
Allah’ın vasıflarındandır. O’ndan başkasına âşık olmak da geçici
bir hevestir. Yaratılışın sebebi, bütün hastalıkların tabîbi, bencilliğin
devası, elemlerin merhemi İlâhî Aşk’tır [19].
Hz.Mevlânâ’ya
göre insan, duygu ve düşüncelerden ibârettir. Bir şiirinde şöyle der:
Hz.Mevlânâ’nın
kâinâtı kucaklayan insan sevgisi ve hoşgörüsü, Allah’a olan hudutsuz aşkının
ve Muhammedî feyze tam mazhâr oluşunun tabîî netîcesidir.
O, Müslümanlığın
üzerinde hassâsiyetle durduğu “insan yaratılmışların en şereflisidir”
düstûrunun şuuruyla insanları kucaklar, yaratılmışları âşık olduğu
yaratandan ötürü bir nefs mücâdelesine girmeden rahatlıkla hoş görür
[20].
Hz.Mevlânâ’nın
tüm insanlara vasiyeti ile bu bölümü noktalıyoruz.
3
- Eserleri
Hz.Mevlânâ’nın
en büyük eseri, Türk- İslâm sanatının şaheserlerinin başında gelen
Mesnevî’sidir. 25000’i aşkın beyitten oluşan bu eserde, İslâm düşüncesi
çeşitli hikâye ve darb-ı
mesellerle anlatılmaktadır. Form gereği arûzun “fâilatün/ fâilatün/ fâilün”
vezniyle ölçülmüş olan eserin beyitleri kendi aralarında kâfiyelidir.
Mesnevî’nin ilk 18 beyti Hz.Mevlânâ’nın bizzat kendisi tarafından yazılmış,
kalanı ise Çelebi Hüsâmeddin tarafından kaleme alınmıştır [22].
Muhtelif
zamanlarda söylediği gazelleri Dîvân-ı Kebîr yahut Dîvan-ı Şems-i Tebrîzî
adlarıyla toplanmıştır. (Hz.Mevlânâ kendisini Şems-i Tebrîzî ile bir
kabûl ettiğinden, şiirlerinde Şems-i Tebrîzî mahlasını kullanmıştır).
Arûzun çeşitli kalıplarının kullanıldığı bu şiirlerde, muhtelif
konular işlenir [23].
Dörtlükleri
de Rubâiyyât başlığı altında toplanmıştır [24].
Fîhi-mâ-fîh,
Hz.Mevlânâ’nın sohbetlerinin not edilmesinden meydana gelmiş Farsça mensûr
eseridir. Bu eserde âyetler tefsîr edilmiş, hadîsler şerhedilmiş, böylece
tasavvufî dünya ve ahiret görüşleri amel, ahlâk, ibâdet konuları hikâyelere
bağlanarak anlatılmıştır [25].
Hz.Mevlânâ’nın
bir diğer eseri de yedi vaazının veya öğüdünün not edilmesiyle meydana
gelen Arapça-Farsça mensûr eseri Mecâlis-i Seb’a’ dır. Bu vaazların Şems-i
Tebrîzî ile buluşmadan önce Konya câmilerinde oğlu Sultan Veled ve diğer
kâtipler tarafından yazıldığı rivâyet olunur [26].
Mektûbât
da Hz.Mevlânâ’nın mensûr eserlerindendir. Başta Alâeddin Keykûbat olmak
üzere Selçuklu Devleti’nin ileri gelenlerine, dostlarına herhangi bir konu
ile ilgili olarak yazdığı 145 mektubun bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur
[27].
Hz.Mevlânâ’nın
gerek mensûr ve gerekse de manzûm tüm eserlerinde; olağanüstü bir akıcılık
gözlenir. Üslûbu süslü fakat anlaşılırdır. Âyetler, hadîsler hikâyelerle
açıklanmış; konular zevkle takip edilir bir hâle getirilmiştir.
B -
MEVLEVÎLİK
1-
Kuruluşu
Ölüm gününü
Hakk’la vuslat, sevgiliye kavuşma günü sayan Hz.Mevlânâ’nın bu dünyadan
göçüp, sonsuzluk âlemine doğmasıyla onu tanıyanlar, fikir ve görüşlerini
benimseyenler büyük acılara boğuldular. Başta oğlu Sultan Veled, Çelebi Hüsâmeddin
ve diğerleri...
Hz.Mevlânâ’nın
fikirleri ve yaşantısı kurumlaşmalı, yüzyıllar boyu tüm insanlığa
uzanan bir el olmalıydı. İnsanlığı sevgiye, hoşgörüye, iyiliğe, doğruluğa
ve güzel ahlâka yani İslâm’a çağıran bir el...
İslâm
Peygamberi, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammed’in yüzyıllar önce tüm
insanlığa yaptığı çağrıyı Hz.Mevlânâ da yineliyordu.
Çelebi
Hüsâmeddin döneminde başlayarak, Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Ârif Çelebi
zamanında toplanan Mevlânâ âşıkları, Mevlevîlik Tarîkatı’nın
temelini attılar ve sistemini oluşturdular. Muhtelif yerlerde tekkeler
kurdular, vakıflar sağladılar, insanların gönüllerine ışık götürdüler
[29].
Çok
uzun bir süre geçmemesine rağmen Anadolu’nun pek çok yerinde Mevlânâ âşıkları
mevlevîhânelerde toplanmaya başladılar. Oradan Arap Yarımadası’na,
Asya ve
Avrupa’ya yayıldılar. Artık padişahlar da, gedâlar da aynı posta baş
kesmedeydiler. Sultan III.Selîm, Sultan II.Mahmud gibi bir döneme damgasını
vuran Osmanlı sultanları mevlevîhânelerde şeyhlerinin dizlerine baş
koymadaydılar. Aşk, sınır tanımaksızın yüreklere ateşler yaktı, yaktı...
2 -
Çile Sistemi
Mevlevîlik,
mânevî bir eğitim sistemi olarak tarîkate giren nevniyâzları binbir gün süren
“çile” denilen bir eğitimden geçiyordu. Çile şöyle uygulanıyordu:
Mevlevî
olmaya karar veren kişi gençse, ailesinin rızâsı alınırdı. Kendisine bu
yolun güçlükleri anlatılır, ısrâr eder ve kabûl olunursa “matbah”
denilen eğitim bölümünde, kapıdan girince hemen sol tarafta, kapı dibinde
bulunan postta üç gün oturtulurdu. Bu üç gün içinde iki diz üstünde başı
eğik olarak oturan aday, orada yapılan işleri seyreder, mecbûriyet olmadıkça
konuşmaz, mecbûr olmadıkça posttan kalkıp bir yere gidemezdi. Üç gün
sonra huzûra çıkar, kararında durduğunu söylerse, geldiği elbiseyle on
sekiz gün getir-götür işlerine bakardı. On sekiz günün sonunda ona artık
mevlevîlerin özel kıyafetleri giydirilir ve çilesi başlamış olurdu.
Çile
esnasında ortalığı silip süpürmek, odun getirmek, çarşıdan alış-veriş
yapmak, çamaşır yıkamak gibi günlük işleri yapmaktan başka mutlaka
sema’ meşk eder, mesnevî okur, kâbiliyeti varsa ney üflemek, kudüm
vurmak, âyin okumak gibi mûsikî sanatı ile yahut hat, tezhîb, minyatür
gibi diğer güzel sanatlarla ilgilenirdi. Bu meşklere, çilesini doldurmuş, hücre
sahibi olmuş “dede” ler nezâret ederdi [30].
3 -
Mevlevîlik ve Sanat
İslâm
dininde mûsikî ve raksla ilgili ilk belgelere Meraga’lı Abdülkâdir’in
Makâsidü’l Elhân adındaki eserinde, sema’a ise mîlâdî X.yüzyıldan
itibaren bazı kaynaklarda rastlanır [31].
Mevlânâ’nın
büyük bir din ve sanat bilgini olarak mûsikî hakkında yüceltici fikirleri
vardı. Sofiyane vecd ve isitiğrakın, ilâhî ilham ve neşvenin kaynağı
haline gelmiş olan gönlünü şiir, mûsikî ve sema’ gibi üç güzel sanatın
ulviyet ve kudsiyetinde eritmişti. Bilhassa mûsikîyi bütün maddî ve fizîkî
hâdiselerin üstünde tamamen ilâhî bir anlayış ve sezişle “Elest
Bezmi’nin âvâzesi” diye târif etmişti. Bu yüzden mevlevihâneler, mânevî
eğitim işlevlerinin yanı sıra devrin güzel sanatlar akademileri yahut
konservatuarlarıydılar [32].
Mevlevîlerin
zikri olan sema’, mutlaka mûsikî eşliğinde yapıldığından, mevlevîhânelerde
nazarî ve amelî mûsikî eğitimi yaptırılmış, bu sebeple Türk Mûsikîsi’nin
en büyük bestekârları mevlevîhânelerden yetişmişlerdir. Bu eğitimin yanı
sıra edvârlar ve muhtelif nota mecmuaları tertip edilerek, eserlerin gelecek
nesillere intikâli de sağlanmıştır.
Mûsikî
sanatımız üzerinde Mevlevîliğin tesiri o kadar büyüktür ki, “Türk Klâsik
Müziği mevlevîhânelerde gelişmiştir” denebilir.
Nefî,
Neşâti, Fasih Ahmed Dede, Esrâr Dede, Nâbi, Şeyh Gâlib gibi divân
edebiyatımızın büyük şairleri de mevlevîdirler [33].
Hz.Mevlânâ’nın
tasavvufunda gâye aşktır. Hz.Mevlânâ, insanın sûretiyle değil, sîretiyle
-yani iç âlemiyle- ilgilenmiş, rûhî olgunlaşmayı ve ahlâk kaidelerinin
en yücelerine ulaşmayı hedef almıştır. Mevlevîlikte, tamamen rûhî bir
tezâhür olan şiir, mûsikî, raks ve diğer güzel sanatlar insanı kötülüklerden
uzaklaştırıp, ilâhî amaca yaklaştıracak araçlar olarak görülmüş, bu
yüzden Mevlevîliğin önemli rükünleri hâline gelmiştir.
4 -
Semâ’ Töreni
Mevlevîlik
deyince ilk akla gelen semâ’, lügatte işitmek mânâsındadır. Terim
olarak, mûsikî nağmelerin dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip
dönmektir. Hz.Mevlânâ zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî
ve tasavvûfî bir coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen sema’, sonradan Sultan
Veled ve Ulu Ârif Çelebi zamanından başlayarak Pîr Âdil Çelebi zamanına
kadar tam bir disiplin içine alınmış, sıkı bir nizâma bağlanmış; icrâsı
öğrenilir ve öğretilir olmuştur [34]. Böylece XV.yüzyılda son şeklini
alan Sema’ Töreni’ ne daha sonra sadece XVII.yüzyılda Nâ’t- ı Şerîf
eklenmiştir [35].
Sema’,
sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce
Yaratıcı’ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan-
ı Kâmil” e doğru yönelişini ifâde eder [36].


Mutrıb ve semâzenlerin şeyh postunu selâmlayıp, semâhânede yerlerini almalarından sonra şeyh efendi semâhâneye girer, mutrıb ve semâzenleri selâmlayıp posta oturur [37].
Mutrıbdaki
saz grubu asıl olarak neylerden oluşur. Bulunduğu takdirde bu heyete rebab,
kanun, tanbur gibi diğer sazlar da ilâve edilir. Neyzenlerin başında bir
neyzenbaşı, âyinhanların başında da kudümzenbaşı vardır. Bütün
mukaabeleyi kudümzenbaşı yönetir. Âyinhanlar iki veye üç kudümle usûl
vurarak eseri okurlar. Ayrıca âyinhanlardan biri halîle (zil) ile, bir diğeri
de zilsiz def (bendir) ile usûle iştirak eder [38].
Sema’
Töreni, “Nâ’t-ı Şerîf’le başlar. Nâ’t-ı Şerîf kâinatın yaratılmasına
vesîle olan, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammed’i öven, Hz.Mevlânâ’nın
bir şiiridir. XVII.yüzyılda bestekârlarından “Itrî” adıyla tanınan
Buhûrîzâde Mustafa Efendi’nin Rast makamından bestelediği bu na’t-i,
na’t-hân ayakta ve sazsız okur. 

Na’t’i,
kudüm darbları izler. Bu Yüce Yaratıcı’nın kâinata “ol” emridir. İslâm
inanışına göre Allah, insanın önce cansız bedenini yaratmış, sonra ona
kendi ruhundan üfleyerek diriltmiştir. Na'’t’den sonra yapılan ney
taksimi işte bu ilâhî nefesi temsîl eder [39].
Taksimden sonra peşrevin başlaması ile şeyh efendi ve semâzenler, sema’ meydanında sağdan sola doğru dârevî bir yürüyüşe başlarlar. Semâ’ meydanını üç kez dolaşmaktan ibâret olan bu yürüyüşe “Devr-i Veledî” denir [40].
Devr-i
Veledî esnâsında, şeyh postunun hemen önünde sema’ törenine adını
veren bir olay cereyan eder; “mukâbele” yani karşılaşma...Semâ’
meydanının sağ tarafından post hizasına gelen semâzen, Hatt-ı İstivâ’ya
basmadan ve posta sırt çevirmeden dönerek karşıya geçer. Böylece arkasından
gelen semâzenle karşı karşıya gelir. Bir an göz göze gelen iki derviş,
aynı anda öne doğru eğilerek birbirlerine baş keserler. Buna “Mukâbele”
denir [42].
Postun
tam karşısında Hatt-ı İstivâ’nın sema’ meydanını kestiği noktaya
gelen derviş burada da baş keser ve Hatt-ı İstivâ’ya basmadan yürüyüşüne
devam eder [43].
Üçüncü
devrin sonunda şeyh efendinin posttaki yerini almasıyla Devr-i Veledî
tamamlanır. Bu devirler, şeyh denilen mânevî terbiyecinin rehberliğinde
Mutlak Hakîkat’i
“İlm-el Yakîn” olarak bilişi, “Ayn-el Yakîn” olarak görüşü,
“Hakk-al Yakîn” olarak da O’na erişi sembolize eder [44].
Kudümzenbaşının
Devr-i Veledî’nin bittiğini îkâz eden vuruşları ile neyzenbaşı kısa
bir taksim yapar ve âyin çalınmaya başlar. Semâzenler tek tek şeyh
efendiden icâzet alıp, sema’a başlarlar [45]. 
Sema’,
her birine “selâm” adı verilen dört bölümden oluşur ve semâzenbaşı
tarafından idâre edilir. Semâzenbaşı, semâzenlerin dönüşlerini kontrol
ederek intizâmı temin eder [46].
I.Selâm,
insanın kendi kulluğunu idrâk etmesidir.
II.Selâm,
Allah’ın büyüklüğü ve kudreti karşısında hayranlık duymayı ifâde
eder.
III.Selâm
bu hayranlık duygusunun aşka dönüşmesidir.
IV.Selâm
ise insanın yaratılıştaki vazîfesine yani kulluğa dönüşüdür. Çünkü
İslâm’ da en yüce makam, kulluktur [47].
IV.Selâm’ın
başlaması ile “postnişîn” yani şeyh efendi de hırkasını çıkarmadan
ve kollarını açmadan sema’ a girer. Postundan sema’ meydanının ortasına
kadar dönerek gelir ve yine dönerek postuna gider. Buna “Post Semâ’ı”
denir.
Bu arada
IV.Selâm bitmiş, Son Peşrev ve Son Yürüksemâî çalınmış, son taksim
yapılmaktadır [48].
Şeyhin
posttaki yerini almasıyla Son Taksim de sona erer ve Kur’an-ı Kerîm’den
bir bölüm yani “Aşr-ı Şerîf” okunur. Son dualar, Allah’ın adı olan
“Hû” nidâları ile son selamlaşmalarla Semâ’ Töreni sona erer. Şeyh
Efendi’den sonra semâzenler ve mutrıp da şeyh postunu selâmlayıp semâhâneyi
terkederler [49].
C -
MEVLEVÎ ÂYİNLERİ
1- Özellikleri
Kitabımızın
asıl konusunu teşkîl eden Mevlevî Âyinleri, mevlevîhânelerde Sema’ Töreni
(yani mukâbele) esnasında “mutrıb” denilen mûsikî topluluğunun çalıp
söylediği, mevlevî bestekârlarca sema’a eşlik amacıyla bestelenmiş
eserlere denir.
Tıpkı
Sema’ Töreni gibi Mevlevî Âyini formunun da XV-XVI.yüzyıllarda kalıp
halinde tespit edilip, günümüze kadar gelen son şeklini aldığı söylenebilir.
Mevlevî
Âyinleri’nin önemli özelliklerinden biri farklı devirlerin ve farklı
bestekârların eserlerinin bir araya getirilebilmesidir. XV veya XVI.yüzyılda
bestelendiği sanılan Pencgâh Âyin-i Şerîf’in başında XIX.yüzyıl
bestekârlarımızdan Neyzen Sâlih Dede’nin peşrevinin çalınması yahut
bir âyinin başka bir âyinden alınan bölümlerle tamamlanması bu duruma örnek
olarak gösterilebilir.
Kendilerine
has husûsiyetleri aşağıda açıklanacak olan bu eserlerin ana bölümleri
Hz.Mevlânâ’nın Mesnevî, Dîvân-ı Kebîr ve Rubâiyyat’ından alınmış
Farsça şiirlerinden bestelenir. Ender olarak bazı mevlevî şâirlerin şiirlerine
de yer verildiği görülmektedir. Bunlar arasında Sultan Veled, Ulu Ârif Çelebi,
Eflâkî Dede, Şeyh Gâlip, Molla Câmî, Şeyhî, Semtî, Gâvsî Dede sayılabilir[50].
Ayrı âyinlerde
aynı güftenin yer aldığı da gözlenmektedir. Ama tüm âyinlerde Eflâkî
Dede’ nin,
dörtlüğü
mutlaka üçüncü selâmda yürüksemâî usûlünden bestelenmiştir.
Ayrıca yine tüm âyinlerin IV.Selâm’ında (ki çoğunlukla II.Selâm
ile aynıdır) Hz.Mevlânâ’nın meşhur,
dörtlüğü
Ağır Evfer usûlünden bestelenerek kullanılmıştır.
Tıpkı
sema’ gibi Mevlevî Âyini de her birine “selâm” adı verilen dört bölümden
oluşur. Başta çalınan Devr-i Kebîr usûlündeki peşrevler Türk Klâsik Müziği’ndeki
Devr-i Kebîr peşrevlerden farklılık gösterir.
Mevlevî
bestekârlarca Muzaaf Devr-i Kebîr adı verilen bu usûl iki Devr-i Kebîr’
in birleştirilmesinden oluşturulmuştur ve 56 zamanlıdır. Bu özellik peşrevin
Sema’ Töreni kısmında anlatılan Devr-i Veledî’ye eşlik amacıyla olmasındandır.
Nitekim Devr-i Kebîr usûlü, diğer usûllere göre Devr-i Veledî’ deki yürüyüşe
en uygun olanıdır. Bu usûlde herhangi bir aksak bölünme olmaz. İki Devr-i
Kebîr’ in birleştirilmesinin sebebi ise daha uzun peşrevler bestelemek, böylece
tekrarı azaltmak amacını güder. Çünkü âyin peşrevleri Devr-i Veledî
tamamlanıncaya kadar bitince başa dönmek sûretiyle tekrar edilirler.
Devr-i
Veledî’nin bitmesiyle peşrev durur. Burası peşrevin herhangi bir yeri
olabilir. Bu sebeple bazı âyin peşrevlerinde karar bölümleri dahî yer
almamıştır.
Mevlevî
Âyinleri’nin I.Selâm’ı çoğunlukla Devr-i Revân, bazen de Ağır Düyek
usûlleri ile ölçülmüştür. II. ve IV.Selâm’lar mutlaka Ağır Evfer usûlündedir.
Âyinlerde bu usûle genellikle son beş zamanından girilir. Bazı âyinlerde
bu iki selâm güfte ve melodi olarak birbiriyle aynı olabilmekte, bâzı âyinlerde
ise melodi aynı kalırken güfte farklı olabilmektedir.
Mevlevî
Âyinleri’ nin III.Selâm’ları en geniş ve sanatlı bölümleridir. Bu bölümde
usûl geçkilerinin yanısıra çarpıcı makam geçkileri de görülür. III.Selâm
genellikle 28 zamanlı Devr-i Kebîr usûlüyle başlar. Devr-i Kebîr yerine
bazen Ağır Düyek, Frenkçin, Fahte, Çifte Düyek de kullanılmıştır.
III.Selâm’da
bu ilk kısımdan sonra, aksaksemâî usûlünden bestelenmiş bir saz terennümü
ile Eflâkî Dede’nin:
Ey ki
hezâr âferîn bu nice sultân olur.
mısraı
ile başlayan Türkçe dörtlük yürüksemâî usûlü ile bestelenir. Bunu aynı
usûlden bestelenmiş saz terennümleriyle birbirine bağlanan güfteler izler,
yürüksemâî hızlanarak devam eder, coştukça coşar...
Mevlevî
Âyinleri’nin selâmları, Semâ’ Töreni kısmında belirttiğimiz selâmların
mânâ ve tezâhürlerine uygun olarak, hatta bu duyguları oluşturacak nağmelerle
bestelenmiştir.
Semâ’ Töreni’nin III.Selâm’ı Allah’ın büyüklüğü ve kudreti karşısında
duyulan hayranlığın aşka dönüşmesiyle oluşan bir cezbe hâlini sembolize
eder. Yani bir nevî mîrâc hâlidir. Mevlevî Âyinleri’nde de bu bölümler
gittikçe yürüyen ritmlerle ve gittikçe yükselen perdelerle bestelenmiştir.
IV.Selâm
ise insanın kulluğa dönüşünü ve kulluğunu idrâkini temsîl eder. Burada
kullanılan Ağır Evfer usûlü ile melodi ve ritmdeki coşkunluk yerini kararlı
bir huzûra bırakır.
IV.Selâm’dan
sonra sazlarla icrâ edilen Düyek usûlünde bir Son Peşrev ve Son Yürüksemâî
ile âyin sona erer.
Bu yapısı
ile Mevlevî Âyinleri Türk Mûsikîsi’nin en büyük ve sanatlı
eserleridir. Bu yüzden âyin bestelemek bestekârlıkta zirve kabûl edilir.
XV-XVI.yüzyıla
ait “Beste-i Kadîm” adıyla tanınan ve bestekârları bilinmeyen Pencgâh,
Hüseynî ve Dügâh Âyin-i Şerîflerden Pencgâh makamındaki âyin mevlevî
bestekârlara tam bir numûne olmuştur ve tam bir bestekârlık âbidesidir.
Daha sonra bestelenmiş ve bestekârı bilinen ilk âyin olan Köçek Derviş
Mustafa Dede’nin Bayâtî Âyin-i Şerîf’î ise kendinden öncekileri gölgede
bırakacak kadar üstün bir sanat eseridir.
Daha
sonra Buhûrîzâde Mustafa Efendi (Itrî) tarafından bestelenen Segâh Âyin-i
Şerîf’de Türk Mûsikîsi’nin şâheserlerindendir.
Bestekârı
bilinen bu ilk âyinlerden sonra günümüze kadar tespit edebildiğimiz kadarıyla
161 âyin daha bestelenmiştir ki, üç Beste-i Kadîm ile birlikte toplamı
166’ya varır. Bu âyinler içerisinde
form ve üslûba uygunluğu tartışılabilecek olanları elbette vardır.
Bunlar arasında merhum Hüseyin Saadeddin Arel’ in muhtelif makamlardan
bestelediği 51 âyin pek çok münekkid tarafından kıymeti hâvî
bulunmamaktadır. Günümüzde bestelenen âyinlerin çoğu da eleştirilere mâruz
kalmaktadır. Biz böyle bir tartışmaya girmeden tamamını listelemeyi uygun
görüyoruz.
MEVLEVÎ
ÂYİNLERİ
(Bestelendiği
Yüzyıllara Göre)
|
XVII.yüzyıl
öncesi |
|
| 1- Hüseynî Âyin-i Şerîf | Beste-i Kadîm |
| 2- Dügâh Âyin-i Şerîf | Beste-i Kadîm |
| 3- Pencgâh Âyin-i Şerîf | Beste-i Kadîm |
|
XVII.yüzyıl |
|
| 4-
Bayâtî Âyin-i Şerîf |
Derviş Mustafa Dede (Kûçek) |
| 5-
Segâh Âyin-i Şerîf |
Buhûrîzâde Mustafa Efendi (Itrî) |
| 6-
Çargâh Âyin-i Şerîf |
Kutbü’n Nâyî Osman Dede |
| 7-
Hicaz Âyin-i Şerîf |
Kutbü’n Nâyî Osman Dede |
| 8-
Rast Âyin-i Şerîf
|
Kutbü’n Nâyî Osman Dede |
| 9-
Uşşak Âyin-i Şerîf |
Kutbü’n Nâyî Osman Dede |
| 10-
Nühüft Âyin-i Şerîf
|
Eyyûbî Hüseyin Dede |
| 11-
Nihâvend Âyin-i Şerîf |
Musâhib Ahmed Ağa |
| 12-
Hicaz Âyin-i Şerîf |
Musâhib Ahmed Ağa |
| 13-
Sabâ Âyin-i Şerîf
|
Musâhib Ahmed Ağa |
| 14-
Bestenigâr Âyin-i Şerîf |
Bursalı Âmâ Sâdık Efendi |
| 15-
Irak Âyin-i Şerîf |
Abdürrahîm Dede (Hâfız Şeydâ) |
| 16-
Hicâzeyn Âyin-i Şerîf |
Abdürrahîm Dede (Hâfız Şeydâ) |
| 17- Isfahan Âyin-i Şerîf | Abdürrahîm Dede (Hâfız Şeydâ) |
|
XIX.yüzyıl |
|
| 20-
Şevkutarab Âyin-i Şerîf
|
Ali Nutkî Dede |
| 21- Sûzidilârâ
Âyin-i Şerîf |
Sultan III.Selîm Han |
| 22-
Yegâh Âyin-i Şerîf
|
Derviş Abdülkerîm Dede |
| 23-
Acembûselik Âyin-i Şerîf
|
Nâsır Abdülbâkî Dede |
| 24-
Isfahan Âyin-i Şerîf |
Nâsır Abdülbâkî Dede |
| 25-
Hicaz Âyin-i Şerîf |
Künhî Abdürrâhîm Dede |
| 26- Nühüft
Âyin-i Şerîf |
Künhî Abdürrâhîm Dede |
| 27-
Sabâ Âyin-i Şerîf |
Hammâmîzâde İsmâîl Dede |
| 28-
Nevâ Âyin-i Şerîf |
Hammâmîzâde İsmâîl Dede |
| 29-
Bestenigâr Âyin-i Şerîf
|
Hammâmîzâde İsmâîl Dede |
| 30-
Sabâbûselik Âyin-i Şerîf
|
Hammâmîzâde İsmâîl Dede |
| 31- Hüzzam
Âyin-i Şerîf
|
Hammâmîzâde İsmâîl Dede |
| 32-
Isfahan Âyin-i Şerîf
|
Hammâmîzâde İsmâîl Dede |
| 33-
Ferahfezâ Âyin-i Şerîf |
Hammâmîzâde İsmâîl Dede |
| 34-
Şedaraban Âyin-i Şerîf
|
Mustafa Nakşî Dede |
| 35- Sûzinâk
Âyin-i Şerîf |
Hâşim Bey |
| 36-
Şehnâz Âyin-i Şerîf |
Hâşim Bey |
| 37- Sûzidil
Âyin-i Şerîf
|
Nesîb Dede |
| 38- Sûzinâk
Âyin-i Şerîf |
Dellâlzâde İsmâîl Efendi |
| 39-
Isfahan Âyin-i Şerîf |
İsmet Ağa |
| 40- Müstear
Âyin-i Şerîf
|
İsmet Ağa |
| 41-
Rahatfezâ Âyin-i Şerîf |
İsmet Ağa |
| 42- Mâhur
Âyin-i Şerîf |
Ârif Hikmetî Dede |
| 43-
Hicazkâr Âyin-i Şerîf
|
Manisalı Câzim Dede |
| 44-
Yegâh Âyin-i Şerîf
|
Tanbûrî Kâmil Dede |
| 45- Sûzinak
Âyin-i Şerîf |
Selânikli Derviş Necib Dede |
| 46-
Neveser Âyin-i Şerîf |
Rifat Bey |
| 47-
Ferahnâk Âyin-i Şerîf |
Rifat Bey |
| 48-
Şedaraban Âyin-i Şerîf |
Neyzen Sâlih Dede |
| 49-
Yegâh Âyin-i Şerîf |
Hacı Fâik Bey |
| 50- Sûzinâk
Âyin-i Şerîf |
Hacı Fâik Bey |
| 51- Hüseyniaşîran
Âyin-i Şerîf |
Ali Aşkî Efendi |
| 52- Sûzidil
Âyin-i Şerîf |
M.Zekâî Dede |
| 53- Mâye
Âyin-i Şerîf |
M.Zekâî Dede |
| 54-
Isfahan Âyin-i Şerîf |
M.Zekâî Dede |
| 55- Sûzinak
Âyin-i Şerîf |
M.Zekâî Dede |
| 56-
Sabâzemzeme Âyin-i Şerîf
|
M.Zekâî Dede |
| 57- Nühüft Âyin-i Şerîf | Bursalı Osman Dede |
|
XX.yüzyıl |
|
| 58-
Rahatülervah Âyin-i Şerîf
|
Ahmed Hüsâmeddin Dede |
| 59-
Dügâh Âyin-i Şerîf |
Mehmed Celâleddin Dede |
| 60-
Bûselik Âyin-i Şerîf |
Bolâhenk Nûri Bey |
| 61-
Karcığar Âyin-i Şerîf
|
Bolâhenk Nûri Bey |
| 62-
Acemaşîran Âyin-i Şerîf
|
Hüseyin Fahreddin Dede |
| 63-
Hüseynî Âyin-i Şerîf
|
Musullu Hâfız Osman Efendi |
| 64-
Yegâh Âyin-i Şerîf |
Rauf Yektâ Bey |
| 65-
Sultâniyegâh Âyin-i Şerîf |
Kâzım Uz |
| 66-
Bûselikaşîran Âyin-i Şerîf |
Ahmed Avni Konuk |
| 67-
Dilkeşîde Âyin-i Şerîf |
Ahmed Avni Konuk |
| 68-
Rûy-i Irak Âyin-i Şerîf |
Ahmed Avni Konuk |
| 69-
Bayâtîbûselik Âyin-i Şerîf
|
Zekâîzâde Hâfız Ahmed Irsoy |
| 70-
Müstear Âyin-i Şerîf |
Zekâîzâde Hâfız Ahmed Irsoy |
| 71-
Karcığar Âyin-i Şerîf
|
Râkım Elkutlu |
| 72-
Kürdîlihicazkâr Âyin-i Şerîf
|
Halepli Şeyh Ali Dede |
| 73-
Acemaşîran Âyin-i Şerîf I |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 74-
Acemaşîran Âyin-i Şerîf II
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 75-
Acemkürdî Âyin-i Şerîf I |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 76-
Acemkürdî Âyin-i Şerîf II |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 77-
Aşkefzâ Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 78-
Besteısfahan Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 79-
Bestenigâr Âyin-i Şerîf I
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 80-
Bestenigâr Âyin-i Şerîf II |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 81-
Bayâtî Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 82-
Bûselik Âyin-i Şerîf
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 83-
Dilkeşhâverân Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 84-
Eviç Âyin-i Şerîf
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 85-
Evcârâ Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 86-
Ferahfezâ Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 87-
Ferahnâk Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 88-
Ferahnümâ Âyin-i Şerîf I
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 89-
Ferahnümâ Âyin-i Şerîf II |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 90-
Heftgâh Âyin-i Şerîf
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 91-
Hicaz Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 92-
Hicazkâr Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 93-
Hüseynî Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 94-
Hüzzam Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 95-
Isfahan Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 96-
Karcığar Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 97-
Kürdîlihicazkâr Âyin-i Şerîf
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 98-
Lâlegül Âyin-i Şerîf
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 99-
Mâhur Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 100-
Müstear Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 101-
Nevâ Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 102-
Neveser Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 103-
Nihâvend Âyin-i Şerîf
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 104-
Nikriz Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 105-
Nişâbur Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 106-
Nişâburek Âyin-i Şerîf
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 107-
Nühüft Âyin-i Şerîf
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 108-
Rahatfezâ Âyin-i Şerîf
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 109-
Rahatülervah Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 110-
Rast Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 111-
Sabâ Âyin-i Şerîf
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 112-
Segâh Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 113-
Sultânîyegâh Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 114-
Sûzidil Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 115-
Sûzinâk Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 116-
Şederaban Âyin-i Şerîf
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 117-
Şehnâz Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 118-
Şerefnümâ Âyin-i Şerîf
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 119-
Şevkefzâ Âyin-i Şerîf
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 120-
Tâhir Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 121-
Uşşak Âyin-i Şerîf
|
Hüseyin Saadettin Arel |
| 122-
Uzzâl Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 123-
Yegâh Âyin-i Şerîf |
Hüseyin Saadettin Arel |
| 124-
Rast Âyin-i Şerîf |
Refik Fersan |
| 125-
Selmek Âyin-i Şerîf |
Refik Fersan |
| 126-
Şevkefzâ Âyin-i Şerîf |
Halil Can |
| 127-
Hisarbûselik Âyin-i Şerîf
|
Saadeddin Heper |
| 128-
Nikriz Âyin-i Şerîf |
Hâfız Kemâl Batanay |
| 129-Bayâtîaraban
Âyin-i Şerîf |
Cinuçen Tanrıkorur |
| 130-Evcârâ
Âyin-i Şerif |
Cinuçen Tanrıkorur |
| 131-Zâvilaşîran
Âyin-i Şerîf |
Cinuçen Tanrıkorur |
| 132-Nişâbûrek
Âyin-i Şerîf |
Cinuçen Tanrıkorur |
| 133-Ferahnâkaşîrân
Âyin-i Şerîf |
Doğan Ergin |
| 134- ? | Bedri Noyan [51] |
| 135-
Nihâvend Âyin-i Şerîf
|
Kemâl Tezergil |
| 136-
Neveser Âyin-i Şerîf |
A Necdet Tanlak |
| 137-
Tâhir Âyin-i Şerîf |
A Necdet Tanlak |
| 138-
Eviç Âyin-i Şerîf
|
A Necdet Tanlak |
| 139-
Acem Âyin-i Şerîf |
Alâeddin Yavaşça |
| 140-
Mâhur Âyin-i Şerîf |
İrfan Doğrusöz |
| 141-
Muhayyersünbüle Âyin-i Şerîf |
İrfan Doğrusöz |
| 142-
Segâh Âyin-i Şerîf
|
İrfan Doğrusöz |
| 143-
Nişâbur Âyin-i Şerîf |
Cüneyd Kosal |
| 144-
Nevâ Âyin-i Şerîf
|
Ali Rıza Avni Tınaz |
| 145-
Sâzkâr Âyin-i Şerîf
|
Sâdun Aksüt |
| 146-
Hisar Âyin-i Şerîf |
Fırat Kızıltuğ |
| 147-
Muhayyersünbüle Âyin-i Şerîf
|
Bekir Sıdkı Sezgin |
| 148-
Eviç Âyin-i Şerîf |
Erol Sayan |
| 149-
Ferahfezâ Âyin-i Şerîf
|
M.Okyay Yiğitbaş |
| 150-
Şevkutarab Âyin-i Şerîf |
M.Okyay Yiğitbaş |
| 151-
Bayâtî Âyin-i Şerîf
|
M.Okyay Yiğitbaş |
| 152-
Hüzzam Âyin-i Şerîf |
M.Okyay Yiğitbaş |
| 153-
Şehnâz Âyin-i Şerîf |
Mutlu Torun |
| 154-
Acemkürdî Âyin-i Şerîf |
Zeki Atkoşar |
| 155-
Sazkâr Âyin-i Şerîf |
Zeki Atkoşar |
| 156-
Mâhur Âyin-i Şerîf
|
Zeki Atkoşar |
| 157-
Uşşak Âyin-i Şerîf |
Fâtih Salgar |
| 158-
Vecdidil Âyin-i Şerîf |
Gürsel Koçak |
| 159-
Şehnâz Âyin-i Şerîf
|
Hasan Esen |
| 160-? | İsmet Doğru [51] |
Bestekârları
yaşayan Âyin-i Şerîfler
Bestekârı Bilinmeyen Diğer Âyin-i Şerîf’ler (Üç Beste-i Kadîm’den Başka)
| 161-
Muhayyer Âyin-i Şerîf
|
| 162-
Canfezâ Âyin-i Şerîf |
| 163-
Baba Tâhir Âyin-i Şerîf
|
| 164-
Eviç Âyin-i Şerîf |
| 165-
Bûselik Âyin-i Şerîf
|
| 166-
Nevrûz Âyin-i Şerîf |
2-
Bestekârları
Mevlevî
Âyini besteleyebilmek için iyi bir bestekâr olmak şarttır ama yeterli
olmaz. Mevlevî Âyini Bestekârının âyin rûhuna ve üslûbuna uygun eser
yapabilmesi için Hz.Mevlânâ’yı, Mevlevîliği ve Sema’ı iyi anlamış;
kendinden önce bestelenmiş olan âyinleri iyi incelemiş olması gerekir. Bu
şartlar sağlandıktan sonra Dîvân-ı Kebîr, Rubâiyyât ve Mesnevî’den
kullanılacak usûllere ve anlam bakımından birbirine uygun şiirler seçilecek
ve eser bestelenecektir.
Mevlevî
Âyini bestekârları arasında yukarıda verdiğimiz listede en fazla dikkat çeken
isim hiç şüphesiz Hüseyin Saadeddin Arel’dir. Yılmaz Öztuna’nın Türk
Mûsikîsi Ansiklopedisi’nde 700 kadar eseri kayıtlı olan ve daha çok
nazariyatçı olarak tanınan son dönemin bu müzikolog bestekârının 51 âyininden
tüm araştırmalarımıza rağmen yalnız Mûsikî Mecmuası’nın 154.sayısında
neşrolunan Nikriz Âyin-i Şerîf’inin ve Karcığar Âyin-i Şerîf’inden
küçük bir bölümünün notasını bulabildik. Bestekârın elimizdeki bu örnekleri
incelendiğinde güfte ve usûl geleneğine uyulmadığı hemen göze çarpar.
Ama dediğimiz gibi bulabildiğimiz örnekler çok azdır.
Türk Mûsikîsi’nin
gelmiş geçmiş en büyük bestekârlarından biri olan Hammâmîzâde İsmâil
Dede Efendi 7 Âyin-i Şerîf bestelemiştir. Bu eserlerin tamamı üstün bir müzikalite
ve olağanüstü bir duyuş ürünüdür. Dede Efendi’nin tüm eserleri içerisinde
en çok Hüzzam Âyin-i Şerîf’ini beğendiği rivâyet olunmaktadır ki, bu
eser Türk Mûsikî Sanatı’nın en kıymetli eserlerindendir.
Kendisi
de mevlevî olan Sultan II.Mahmud’un isteği üzerine son olarak bestelediği
âyini olan Ferâhfeza Âyin-i Şerîf’i ise fevkalâde renklidir ve en çok
sevilen âyinlerdendir.
Dede
Efendi’nin öğrencilerinden M.Zekâî Dede de 5 âyin bestelemiştir. Bunlar
arasında en beğenileni gerçek bir dehâ ürünü olarak nitelenen Sûzidil
makâmındakidir.
Zamanının
neyzenlerinin kutbu manasında “Kutbü’n Nâyî” ünvânıyla tanınan
Osman Dede, son dönemin önemli bestekârlarından merhum Cinuçen Tanrıkorur
ve günümüz bestekârlarından M. Okyay Yiğitbaş da dörder âyin bestelemişlerdir.
Musâhib
Seyyid Ahmed Ağa, “Hâfız Şeydâ” adıyla tanınan Abdürrahîm Dede, İsmet
Ağa, Ahmed Avni Konuk ile yaşayan bestekârlardan Zeki Atkoşar, Necdet Tanlak
ve İrfan Doğrusöz ise repertuarımıza üçer âyin kazandırmışlardır.
Ancak İrfan Doğrusöz’ün elimizde bulunan Segâh Âyin-i Şerîf’i bir çok
sesli deneme olarak Türk Mûsikîsi ve Mevlevî Âyini rûhuna kanımızca hiç
uygun değildir ve içinde Hz.Mevlânâ’dan hiçbir güfte bulundurmamakla
geleneğe de uymamaktadır.
Şüphesiz
ki bestekârlıkta fazla eser bestelemekten daha önemlisi sanat değeri taşıyan
eser bestelemektir. Sultan III. Selîm yalnızca bir âyin bestelemiştir. Ama
bu eseri Mevlevî Âyini repertuarının en kıymetli örneklerinden birisi olmuştur.
Bunun gibi Hüseyin Fahreddin Dede’nin Acemaşîran Âyin-i Şerîf’i de tek
âyinidir ve bir sanat âbidesidir.
Mevlevî
Âyini bestekârları kronolojik olarak şöyle sıralanabilir:
|
MEVLEVÎ
ÂYİNİ BESTEKÂRLARI |
Doğumu |
Ölümü |
| Derviş Mustafa Dede (Köçek) | ? | 1683 - 1684 |
| Buhurîzade Mustafa Efendi (Itrî) | 1630 - 1640? | 1711 - 1712 |
| Nâyî Osman Dede (Kutbü’ n Nâyî) |