'AŞK OLSUN' SİZLERE GENÇLER...

Sevgili dostlar.

28.Haziran.2001 tarihi, bir yıl önce kaybettiğimiz Bestekâr ve Ûdî Cinuçen TANRIKORUR'un vefat yıldönümü idi. Bu münâsebetle, Ankara ve İstanbul'da muhtelif konserler düzenlendi.  Bu Konser programlarına, talebeleri, arkadaşları, sevenleri, hayranları, daha önce kendisini görmemiş yada tanışma fırsatı bulamamış ve büyük formda bestelenmiş eserlerini merak edenler, ülkenin muhtelif şehirlerinden gelerek hem icrâcı hem de izleyici olarak katıldılar. 

Ben, Ankara'da tertîb edilmiş bir konser programından bahsederek, duygu ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. 

Bahsettiğim konserde icrâ edilen eser,  Merhum Tanrıkorur'un 63 makamdan mürekkeb olan ve ismini "Kâr-ı Nev'edâ" koyduğu, güftelerini Mustafa Tahralı ve kendisinin yazdığı muhteşem Kâr-ı Nâtık'ı idi.  Malumunuz, Kâr, Kâr-ı Nâtık, Mevlevî Âyini gibi formlar, Türk Musikisi içerisinde yer alan en büyük forma sâhib eserlerdir. Bu formlarda eser meydana getirmek  makam, usul, güfte ve bunların birbirleri ile olan alâkaları bakımından, bestekârın tekâmül ettiği mânâsına gelir. Bahsi geçen formalarda eser meydana getirmek bestekârlığın zirvesi olarak kabul edilir. İşte bu sebeple, Tanrıkorur'un Kâr-ı Nev'edâ'sı, diğer büyük bestekârların Kâr-ı Nâtık'ları gibi mükemmeliyetin zirvesindeki eserlerdendir.  

Bu eseri, Muzaffer ŞENDURAN ve Tolga BEKTAŞ yönetimindeki Gazi Üniversitesi Türk Müziği Topluluğu, bestelendikten sonra ilk defa ezberden icrâ ettiler. Konserin başında bir konuşma yapan Muzaffer Şenduran, bu eserin icrâsında bizlerin bilmediği önemli birkaç husustan bahsetti. Bunların en önemlisi, Merhum TANRIKORUR'un sağlığında bu eserin icrâsına muhakkak katılacağı, eğer hayatta olmaz ise eserin icrâ edilmesini  Şenduran'a vasiyet etmesi idi. Her şeyden önce böyle muhteşem ve bir o kadar da meşakkatli bir eseri uzunca bir süre çalışarak, Hoca'nın vasiyetinin fevkınde, bir de, ezberden icrâ etmeleri konserin önemini artıran hususlardandı.

Konser, günümüzde pek görmediğimiz, eser hakkında izâhatlar ve güftenin hem aslının hem de şerh'inin okunması ile başladı. Bu bölümün en güzel yanı, Tolga Bektaş'ın ud'u ile yapmış olduğu ve güfte okunurken, aynı anda eserin içerisinde bulunan makâmâtın seyrine göre taksim etmesi oldu. Bektaş'ın, tıpkı Tanrıkorur'un mızrab darbeleri ve nağmelerini andıran taksîmi, bizleri bir an Merhum'un oradaymış ve sanki taksimi kendi yapıyormuş gibi hissetmemize sevk ederken, konserin başlangıcına fevkalâde bir renk kattı.  Bu genç dostumu tebrik etmeden geçemiyorum. Bektaş'ın yaşının oldukça genç olmasına rağmen, üstün bir performans ile yaptığı mükemmel taksim, güftenin uzun süren şerhi esnasında en ufak bir endişeye kapılmadan, 63 makamı yerli yerinde, hem de ud için zor bir pozisyon olan müstahsen âhenginden yapması son derece başarılı idi. Bektaş'ın başarısı, bana göre hiç de göz ardı edilmeyecek bir kabiliyetin ve yeni bir ûdî'nin doğuşunu gösterdi. Zâten bu performansını birkaç gün önce verdiği resitalini izleyen dostlarımızdan da övgü ile almıştık. 

Kâr'ın 1. bölümü, Neyzen Uğur Onuk'un Rast Makâmında taksimi ile başladı. Onuk'un eserin ruhuna uygun bu taksimi ve ney'in büyüleyici sesi izleyenler dahil herkesi büyüledi. Bu fevkalâde taksim ardından eserin 1. Bölümü icrâ edilmeye başlandığında, hepimizin aklında bulunan, bu pırlanta gençlerin icrâya nasıl başlayacakları endişesi bir an silindi gitti. Kendilerinden daha tecrübeli ağabey ve ablalarına benzer bir uyum ve âhenk ile icrâya başladılar. 

Kâr'ın 2. bölümünün Nihâvend makâmındaki taksimini Dr. Gülçin Yahya Ud'u ile yaptı. Tanrıkorur'un talabelerinden olan Yahya, ustasının verdiği eğitimin hakkını verircesine bizlere hârika bir taksim dinletti. Ud'dan çıkan bu nağmeler ile yine Tanrıkorur'u hatırladık ve Usta'nın sağlıklı günlerinde verdiği konserlerdeki taksimlere gitti hep aklımız. Gözümüzün önüne hep O geldi. Bizlere bu doyumsuz anları yaşatan Dr. Gülçin Yahya Hanımefendiye "gönlüne sağlık" demekten başka bir şey gelmiyor dilimizden. 

3.Bölüm ise Üstad Necâti Çelik'in nefeslerimizi tutarak dinlediğimiz Şehnâz Makâmındaki taksimi ile başladı. Usta ûdî her zamanki performansının üstünde, sanki azîz ağabeyi Tanrıkorur'un yanındaymış gibi gayretli ve şevk doluydu. Üzerindeki bordo gömlek ve siyah haydârîsi ile ağabeyinin vefâtının 1. yıldönümünde O'nu canlandırarak, yine ağabeyinden kuşandığı kuşağın hakkını vererek, ud'dan çıkabilecek her nağmeyi bizlere duyurdu. Sanat hayatının büyük bir bölümünü Tanrıkorur ile geçiren ve bana göre sanatının zirvesindeki sevgili ağabeyime eline gönlüne sağlık demekten kendimi alamıyorum.

Kâr, Mustafa Tahralı'nın şu güfteleri ile sona erdi :

Rast olur kâr-ı Mürîd çün Cinuçen verdi sadâ
Söylenir cân ü gönülden, nev-edâdır bu hevâ
Âkıbet RAST'ta karâr etti nevâ-yı ûdu
Ki sadâ-yi dili gûş eyleye yârân-ı hevâ

İcrâ, bölüm aralarında eserin seyrindeki âhengi bozmamak için kendini olabildiğince tutan seyircinin dakikalarca ayakta alkışlaması ile sona erdi. Seyircinin bu takdiri  başta Muzaffer Şenduran ve diğer topluluk üyelerini gözyaşlarına boğduğunu gördüm. Tabii izleyicilerin de.. Bana göre bu gözyaşları, üzerinde bir yıldır duran bir vasiyetin, hem de Üstâd'ın vefat yıldönümünde yerine getirilmiş olmasının verdiği huzur idi. Şenduran Hoca'nın bu bir yıl içerisinde eserin icrâsı için verdiği emeği hepimiz biliyoruz.  Günümüzde hasret kaldığımız bu vefâ örneği karşısında Muzaffer ağabeyime ne diyeceğimi bilemiyorum. Zaten zamanında ne denileceğini Merhum Cinuçen Bey bir dostuna : "Pırıl pırıl bir Anadolu evlâdı buldum." diyerek tescillemişti. İsmi gibi muzafferiyyetlerinin devam edeceğine emînim.

Beni böyle bir yazı yazmaya sevk eden esas konu, yukarıda anlattığım güzellikler kadar koronun göstermiş olduğu fevkalâde üstün başarıdır. Tahminime göre yaşları 18 ilâ 20 olan kız ve erkek üniversite öğrencisinden müteşekkil 45 tâne genç. Sözü şuraya getirmek istiyorum. Yıllardan beri hep şu görüş  bize aşılandı durdu: "Gençler, Türk Müziği okuyamaz, çalamaz, icrâ edemez, öğrenemez. Çünkü zordur, karışıktır, telâffuzu imkansızdır. Kökü yoktur. Nazarî sistemi eğitime uygunsuzdur. Okullarda Türk Müziği eğitimi vermek hatadır. Batı ile entegre olmak isteyen bir ülkede, her şey gibi batı müziği okutulmalıdır. Medenileşmenin bir ayağı da batı müziğidir."  Böyle denilmiyor mu? Söylenenlere inat, bu pırlanta gençlerin verdikleri konserleri gördükçe, zamanında atılmış tohumların yeşerdiğini görüyor ve ziyâdesiyle bahtiyâr oluyorum. Aksini düşünen yada iddia edenlere bu gençlerin ve diğer üniversite korolarının verdiği konserleri izlemelerini tavsiye ederim.

Bahsettiğim koronun verdiği konser, sahneye çıkışlarından tutun, eserin ruhuna uygun icrâ âhengine, prozodi kurallarına uygun telâffuzlarına, sazlar ile olan uyumlarına, hatta kıyafetlerine kadar mükemmeldi. Koronun esas başarısı, 63 makamdan mürekkeb bir eseri, hem de ezberden icrâ etmesi, Türk gencinin iddia edilenin aksine müziğimizin en büyük formlardaki eserlerini bile nasıl başarı ile icrâ ettiklerinin isbâtı değil midir?. Tabii bu tür başarıları sadece bu koroda değil, diğer üniversite korolarında da görüyoruz. Bu gençler geçen sene yine ezberden ve aynı muvaffakiyet ile Zâvil-Aşîran Âyin-i Şerîf'ini de icrâ etmişlerdi. Hatta izlediğim yıl sonu konserlerini bile. Yâni, artık gençlerin Türk Müziğini gâyet kolaylıkla öğrenebileceğini ve aynı kolaylıkla icrâ edebilecekleri tezini tekrar tekrar savunmamıza gerek yok.  İsbâtı ortadadır. İnanmayan varsa, seneye gelsinler, görsünler, dinlesinler.

Çok yakın bir dostum bu konsere, Japonya'dan ülkemize Türk müziğini tanımak, öğrenmek ve dersler almak için gelen genç bir müzisyeni dâvet etmişti. Konser bitiminde nasıl bulduğunu sorduğumuzda aldığımız cevâba hiç de şaşırmadık. Şöyle diyordu Japon genç: "Böylesine değişik ve büyüleyici bir ses âhengi hiç duymadım. Sürekli değişen ritimler, sürekli değişen ses dizilerini. Daha önce hiçbir ülkede böyle bir konser ile karşılaşmadım. Ne kadar büyük ve zengin bir müziğiniz var. Ne kadar büyüleyici." Evet, ülke insanımızın farkında olamadığı bu gerçekleri bir yabancının hissetmesi ve dile getirmesi bizim için ne kadar düşündürücü? Demek ki bir yabancı söylüyorsa doğrudur! Hep öyle söylemiyor muyuz?

Sözlerimi bitirirken, bizlere böyle doyumsuz bir ziyâfeti vererek aynı zamanda büyük bir vefâ örneği sergileyen Muzaffer Şenduran ve Tolga Bektaş dostlarımı ve üstün başarıları sebebi ile de koro üyesi gençleri teker teker kutluyorum. Konserin sonunda Nâmık Kemal Bey'in de dediği gibi "AŞK OLSUN SİZLERE GENÇLER" diyor ve başarılarının devamını diliyorum.

Mehmed Hârun Giray
Ankara, 29.Haziran.2001 - Cuma