Beşir Ayvazoğlu |
|
|
Doğrusu kendimi titiz ve mükemmeliyetçi sanırdım. Aslında ne kadar dağınık, ne kadar dikkatsiz, itinasız, yaptığı işleri ne kadar baştan savma yapan bir adam olduğumu Cinuçen Tanrıkorur'u tanıyınca anladım. Bana hep Yahya Kemal'in "Çini bir kâsede bir çin çayı içmekteydi" mısraını ha tırlatan Cinuçen adını, 1970'lerin başın dan beri biliyorum, ama onu yakından ilk defa on yıl kadar önce, Bursa'da, Devlet Güzel Sanatlar Galerisi'nde ver diği resital sırasında görmüştüm; yürüyüşünden dinleyicilerini selamlayışına, pantalonunun ütüsünden saçlarını tarama biçimine, kelimeleri telaffuzundan kurduğu cümlelere kadar, her şeyi, her jesti, hatta her mimiği, milimetrik olarak hesaplanmış gibi ölçülü biçiliydi. Ve usta parmakları zarif hareketlerle ud'un tel lerinde gezinmeye başlayınca, salon çok farklı bir mızrabın etkileyici titreşimle riyle doldu. Yeni ve çok farklı bir icra idi, ama dikkade kulak verirseniz, kadim bir geleneği, tarihin derinliklerinden gelip sizi kalbinizden yakalayan esrarengiz bir tını olarak duyabiliyordunuz. İstanbul'a geldikten sonra yakından tanıdığım ve dostluğunu kazandığım Ci nuçen Bey'i en kestirme yoldan nasıl tarif edebilirim, bilmiyorum: İlginç diyece ğim ama, ne kadar dar bir kelime! Eskilerin nev'i şahsına münhasır, frenklerin suigenen's dedikleri cinsten bir adam. Aslında farklılık, onun genlerinde vardır. Tepedelenli Ali Paşa'dan inme bir aile ye mensup olan ve bir ara Halep Jandar ma Kumandanlığı yapan dede Hacı Tâhir Cidâlî Bey, Sultan II. Abdülhamid'e suikast hazırlığı içindeyken elbombasıyla yakalanıp Fizan'a sürülmüş ve İstan bul'a ancak Meşrutiyet'in ilanındansonra dönebilmiş yaman bir İttihatçı ve heccav bir şairdir. Ve en büyük merakı, çocuklarına Lütf-ı Hak, Savn-ı Hüdâ, Şân-ı Zafer, Dürr-i Semîn, Mecd-i Ne vîn gibi, ebced hesabıyla doğum tarihle rini veren isimler koymaktır. Yakınlarının kısaca Zaferşan dedikle ri Şan-ı Zafer Bey'in ilginçlikte baba sından aşağı kalmadığı anlaşılıyor. Fransızca'dan geçemediği için lise son sınıf tan ayrılan Zaferşan Bey, terzilikten kunduracılığa, mobilyacılıktan ciltçiliğe kadar, kırka yakın meslekte birinci sınıf sanatkâr ve geç kalmış bir entelektüeldir. Babasından devraldığı orijinal isim me rakını, 2 Şubat 1938'de dünyaya gelen oğluna, dil devriminin de etkisiyle, kim senin bilmediği öztürkçe bir isim vererek devam ettirir: Cinuçen, galip ve muzaffer anlamına gelen yenuçen/yenici kelimesi nin şark Türkçesinde aldığı biçimdir. Zaferşan Bey, edebiyat merakını da oğluna uzun uzun şiirler ezberleterek tatmin etmiş ve Cinuçen, altı yaşındayken Paşabahçe İlkokulu müdiresine Mehmed Âkif in Çanakkale Şehitlerine şiirini başından sonuna kadar hatasız okuyunca, ikinci sınıfa başlatılmıştır. Şi irle beraber musiki de Cinuçen'in kişi liğini şekiilendiren sanatlardan biridir; kulaklarını, onu doğurduğu günden baş layarak güzel sesi ve farklı okuyuş üslubuyla besleyen Adalet Hanım, daha son ra bestekâr Mustafa Sunar'dan ud dersleri almaya başlayacak ve böylece Cinu çen, ud'la tanışacaktır. Annesi sayesinde küçük yaşta zengin bir repertuvar edinen Cinuçen, bir ara Fatih'te oturan Yesari Âsım Arsoy'a götüriilmüş, ancak maddî sebeplerle ders alması sağlanamamıştır. Bununla beraber, 1948 yılında ilkokulu bitirince baba sı tarafından Çarşıkapı'daki Güleryüz Radyo Mağazası'nda yetmiş sekiz devir li bir hatıra plağı ile ödüllendirilir. Henüz on yaşındadır ve ikinci şarkının me yânında Hicazkâr'dan okuduğu gazel, şaşırtıcı bir kulak, ses ve irtical kabiliye tini müjdelemektedir. Zaferşan Bey, Cinuçen'i, en iyi şekilde yetişmesi ve yabancı dil öğrenmede kendisi gibi sıkıntı çekmemesi için ilkokuldan sonra İtalyan Lisesi'ne gönderir. Hayatının önemli bir dönüm noktası saydığı bu lisede, İtalyanca, Latince ve Fran sızca öğrenen Cinuçen'in hocaları arasında çok etkilendiği biri vardır ki, yıllar sonra Italya'da ziyaretine de gitmiştir: İtalyanca ve Latince hocası Dr. Giuseppe Garino. Arapça, Farsça ve Türkçe dahil olmak üzere yedi dil bilen Garino, Kur'an-ı Kerim'i dört defa baştan sona okumuş ve sınıfta bazı âyetleri öğrencilerine de okuyup açıklamıştır. Cinuçen, onun özellikle bir cümlesini hiç unutma yacaktır: "Sizin bütün kültürünüz eski harflerinizle yazılmıştır. Eğer bu harfleri öğrenmeden ölecek olursan, öbür tarafta karşıma,çıktığı mızda seni tanımam, başımı çeviririm!" İşte Cînuçen'i, yabancı bir okulda okuduğu halde, devletin okullarında yerli öğretmenlerin horlayıp unutturmaya çalıştığı değerlere sımsıkı bağlayan, hafızasına bir kitabe gibi kazıdığı bu cümledir. Cinuçen Bey, İtalyan Lisesi'ne başladığı yıl (1956), kistli böbrek hastalığı çeken annesi Adalet Hanım'ı kaybeder. Bu hastalık ailede irsîdir ve kendisi de ileride aynı hastalığa yakalanarak Amerika'da böbrek nakli ameliyatı geçire cektir. Ud'u ilk defa annesinin ölümün den sonra eline alır ve alış o alış! Artık bu perdesiz, gövdesi âdeta geçmiş zamanların derunî âhengiyle memlû sazın ses coğrafyasında uzun ve rehbersiz bir keşif yolculuğu başlamıştır. Aynı yolcu luğa konseıvatuvarda devam etmek iste yince, Zaferşan Bey'in şiddetli muhale fetiyle karşılaşan Cinuçen'in tercih şansı yoktur; ya mimari tahsili, ya güle güle! Çarnaçar boyun eğer. Yine de Güzel Sanatlar Akadernisi Mimarlık Bölü mü'ndeki öğrencilik yılları, babasının yaptığı iki başarısız evlilik yüzünden çok sıkıntılı geçecektir. Üvey annelerle yaşanan huzursuzluk, onu evden uzaklaştırır. "Öyle ki" diyor Cinuçen Bey, "Akademi'nin tahta sıralarında uyuyarak sabahladığım günler oldu. Beni, o dönem de iltica ettiğim musiki kurtarınıştır!" Maddî ve manevî sıkıntılar ve hastalıklar yüzünden dört yıllık Akademi'yi, şon üç yılda çocuklarına İtalyanca dersi verdiği bir ailenin yanında kalarak ancak yedi yılda bitirebilen kahramanımız, başlangıçtaki isteksizliğine rağmen, mi mari tahsili yapmış olmayı en büyük şanslarından biri olarak kabul ediyor. Zi ra bestelerindeki yapı sağlamlığını büyük ölçüde bu fornıasyonuna borçludur. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ni bitirdikten.sonra İmar ve İskan Bakanlığı Marmara Bölge Planlama Dairesi'nde şehirci mimar olarak devlet hizmetine giren ve Ankara'ya yerleşen Cinuçen Bey, 1973'te TRT'ye geçer, 1982'deki istifasına kadar programcılıktan daire başkanlığına kadar çok çeşitli görevlerde bulunur. Bu arada başarısız bir evlilik de yaşamıştır. İkinci evliliğini TRT'den ayrıldığı yıl yapan Cinuçen Bey, Bârihüdâ Hanım'ı hayatı boyunca çektiği sıkıntıların mükafatı olarak gönderilmiş ilâhî bir lütuf olarak görüyor.
Bârihüdâ Hanım, Cinuçen Bey'in biri bitmeden diğeri başlayan hastalıkların da da hep bir melek sabır ve şetkatiyle başucundadır. Henüz mimarlık öğrencisiy ken kanserle tanışan ve cenin kanseri teşhisiyle orşiektomi ameliyatı geçirerek otuz bir seanslık kobalt şua tedavisi gören Cinuçen Bey, sonuncusu 1995 yılı başlarında olmak üzere, bugüne kadar sekiz ameliyat geçirmiştir ve bundan üçü kanser yüzündendir. Düşünüyorum da, bu hastalıklardan sadece biri bile, herhangi bir insanı çökertmeye yeterdi. Ama Cinuçen Bey, hepsini bir "imtihan" olarak görüp inanılmaz bir metanet ve mü'mince teslimiyetle karşılamış, hatta ABD'de dializ tedavisi gördüğü iki yıl içinde 117 beste yapmış, Maryland ve Princeton üniversitelerinde örnekli iki konferans vermiş, iki büyük makale yazarak Turkish Music Quarterly dergisinde yayımlamış, hocası Garino'nun tavsiyesine uyarak öğrendiği eski yazıyı geliştirmek için dostlarına eski harflerle sürekli mektup yazmış, dahası, ABD'li hattat Muhammed Zekeriya'dan hat dersi almıştır. Cinuçen Bey, müzikte kelimenin tam mânâsıyla bir otodidakt olmasına rağmen, bestecilik dehâsı, ud icrasında eriştiği virtüozite, Türk ve Batı müziği alanlarındaki derin bilgisi, orijinal görüşleri ve üslup sahibi bir müzik yazarı olarak, dost kazandığı kadar, mebzul miktarda muhalif edinmeyi de başar mıştır. Çünkü düşündüklerini hatır gönül dinlemeden söyleyiverir ve oklarının ucu genellikle zehirlidir. Aslına bakılırsa, seslerini hiç çıkarmasalar bile, pestenkerâni ve alelâdenin baş tacı edildiği, adam sendeciliğin, baştan savmacılığın kol gezdiği Türkiye'de, Cinuçen Bey gibi yaptığı işi en iyi şekilde yapmaya çalışan, dolayısıyla titizliği, mükemmeliyetçiliği, müşkülpesentliği hayat tarzı haline getirnıiş adamların yığın yığın düşman kazanmaları mukadderdir. |