Makaleler

   

ŞEHİR VE MÜZİK
Samsun’un müzikal ufkunda Dr. Turgut Tokaç ile bir gezinti.
Prof. Dr. Burhanettin TATAR
Halk müziğimiz belli oranlarda istisna tutulacak olursa, klasik, tasavvuf ve askeri müziğimiz tam anlamıyla bir şehir müziği... Onlar şehrin sahip olduğu kültürel birikimin bir aynası... Ancak bu müzik türlerimizin her biri de şehirleri şehir yapan bir kurucu unsurdur...

 

SUFİ MÜZİĞİ / KAVVALİ MÜZİĞİ

Her şeye inanıyorsanız, hiçbir şeye inanmıyorsunuz demektir.
Vural YILDIRIM
Genel müzik bilimi anlamında müzikoloji, yaklaşık yüz yıldır bilimsel yöntemlerle müziği incelemektedir. Müzikoloji, tüm müzik türleri ve biçimlerinde, profesyonel ve amatör müzik etkinliklerinin üretimi, icrası, dağıtımı ve tüketimi alanlarındaki müzik kültürü süreçleri ve sonuçlarını araştırır, müzik kültürü içindeki işlevsel ve yapısal yasallıkları ortaya çıkarmayı dener, müziğin niteliği için önerilerde bulunur. Müzikolojinin elde ettiği sonuçların, müzik ile din, töre, mitoloji, gelenek vb. toplumsal kurumlarla arasındaki etkileşimi inceleyen müzik sosyolojisi için de zemin hazırlar. Mme de Staël, edebiyat ile din, gelenek, görenek, yasalar arasındaki karşılıklı etkileşimi...

 

TÜRKİYE’DE MÜZİKOLOJİNİN MÜZİK ALANINA KATKILARI

 
Vural YILDIRIM
Müzikoloji deyince aklımıza müzik üzerine yapılan tüm araştırmaların, müzik literatürüne kaynaklık edecek tüm çalışmaların faaliyet alanı gelmelidir. Bu anlamda müzik alanında çalışma yapanlara; -sürekli ve sistematik olarak- müzik araştırmacısı ve bilimcisi demek yanlış olmaz.
 
 
DİLSİZLERİN DİLİ
 
Dücane Cündioğlu

Geçen ay, merhûm Hâfız Ali Rıza Sağman'ın kızı Mediha Hanımefendi ile damadı Vasıf Işık beyefendi aradılar. Öteden beriden konuşurken bir ara merhûm Ali Rıza Sağman'ın biyografisine http://www.turkmusikisi.com'da yer verildiğini söylediler. Ben de ilk fırsatta siteyi ziyaret ettim; merhûmla ilgili kısmı kaydedip arşivime attım ve fakat iş bununla kalmadı; sonunda sitenin müdavimlerinden biri haline geldim.

Bu siteyi hazırlayan zevât-ı muhteremeyi şahsen tanımıyorsam da "âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz" fehvasınca çok kıymetli bir hizmet îfa ettiklerini, hakikaten önemli bir boşluğu doldurduklarını ve mûsikîmiz hakkında fevkalâde değerli tedkikler neşrettiklerini söyleyebilirim.

 

 

BİR  DÜNYA  İNSANI
"Vefâtının 68 yıldönümünde Raûf Yekta Bey'in anısına..."
İlhan BARAN
İzlem ÖZDEĞİRMENCİ

Budapeşte Bilim Akademisi’nin yayınladığı büyük bir kitap önümüzde duruyor. Bu kitap, bir müzikoloji şaheseri. Dünyanın muhtelif ülkelerinden tanınmış müzikologlar, çok değişik konularda yazılar yazmışlar; okurken insan çok şeyler öğreniyor ve çok mutlu oluyor. Bu değerli müzikologlardan daha önde gelen ve daha hümanist bir Türk var. Ülkemizin müzik tarihini bilenler kimden bahsettiğimi anlamıştır: Rauf YEKTA... Değerli müzikoloğun düşünce yoğunluğu, kendisinin yazdığı şu cümlede ortaya çıkıyor: “ Türkiye’de, Doğu ile Batı arasındaki her türlü engeli kaldırmanın faydasını anlayan aydın kişiler de mevcuttur.”

 

16. ve 17. Yüzyıllarda Türk Çalgıları
 
Ozan Yarman
16. yüzyıl, Osmanlı tãrihinde kanlı ve zaferli, Türk Mûsîkîsi tãrihinde ise karanlık bir dönemdir. Bir önceki evrede Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Memlûk gibi civar ülkeleri zayıflatan Osmanlı Devleti, 16. yüzyıl başında Anadolu’yu, Mezopotamya’yı ve Kutsal Toprakları tamãmen ele geçirmiştir. Dönemin en önemli sosyo-politik olayı, Safevî tarikatı şeyhi ve sonra Safevî Îran Devleti’nin hükümdãrı Şah İsmãil’in, kışkırtıcılığı yüzünden, 1502’den îtibãren Doğu Anadolu’da patlak veren Şîî-Sünnî kutuplaşmasıdır.

 

Türk Mûsikîsi’nin Kısa bir Tarihçesi
 
Ozan Yarman
Çağlar öncesinden mîras edindiğimiz Türk Müziği, gerek makamsal, gerek çalgısal, gerek sözel, gerek dizemsel unsurlarıyla gâyet özel bir mevkîye sâhiptir. Kaynakların eksikliği ve yetersizliği yüzünden, bu müzik türü hakkına bilgilerimiz oldukça kısıtlı ise de, İslâmiyet öncesi Türk Müziği, Orta Asya gelenekleri ve yaşantısıyla bağdaşıklık kurmuş eski ve kayıp bir kültür olarak günümüzde incelenmektedir

 

TÜRK MÜZİĞİ İLE BATI MÜZİĞİNİN SES SİSTEMLERİNİN
“İNFORMATİF DEĞER” BAKIMINDAN KARŞILAŞTIRILMASI
 
Prof.Dr. Ayhan SONGAR
nsanı diğer canlılardan ayıran beyin yapısı, ona konuşma, haberleşme ve soyut düşünce imkânını verdiği gibi, mûsıkî tarzında, sözle alâkalı olmayan ifâde yolunu da açmış bulunmaktadır. Bunun bir sonucu olarak artistik, yaratıcılık ve değerlendirme insanlar için mümkündür. Araştırmalar göstermiştir ki, gündelik hayâtın alelâde sesleriyle “mûsıkî” dediğimiz düzenli seslere insanoğlunun verdiği cevaplar çocukluktan, hayâtın ilk çağlarından îtibâren farklılıklar göstermektedir. Bir bebeğin ritmik bir sesle ve ninniyle uyuması gibi her ne kadar müzikle kültür birbirine çok bağlı şeylerse de, sesi ne kadar yabancı olursa olsun, bir insanın yabancı kültürlerin müziğini de tanıyıp, beğendiğini görüyoruz. Bu da, müziğin insanî bir hâdise olduğu ve kültürleri aştığını gösteren en büyük delillerden biridir. İnsan beyni, belli ton ve frekanstaki seslerin bir zaman bölümü içinde düzenli bir şekilde tekrarlanması hâlinde, bunları rasgele yükselip alçalan diğer seslerden, diğer bir deyimle, gürültüden daha kolaylıkla ayırt edebilmektedir.

 

RAUF YEKTA’NIN ÖNGÖRÜLERİ
 
İlhan BARAN
İzlem ÖZDEĞİRMENCİ
İki yüz yıllık Türk aydınlanmasının en önemli ve en özgün kişiliklerinden biri, besteci ve müzikolog Rauf YEKTA’dır. Bugün de devam eden Türk Müziği – Batı Müziği tartışmalarının anlamsızlığını, değerli müzikolog daha 1910’lu yıllarda ortaya koymuştu. Rauf  YEKTA, her iki kültürün mutlu bir sentezine inanıyordu. Teknik sorunlar, cahil insanlar tarafından değil, gerçek sanatçılar tarafından çözülecek idi. Bu harika düşünceleri ile yazar, modern Türk kültürü içinde, kendine, emsalsiz bir yer edinmiştir. Rauf YEKTA’nın en önemli yönü ise, yirminci yüzyıl batı müziğinin nasıl gelişeceğini, daha 1910’lu yıllarda yaratıcı bir şekilde hissetmesidir.   

 

Müzik Eleştirileri Üzerine
 
Timuçin Çevikoğlu
Kısa bir süre önce değerli mûsikîşinas Sn. Ahmet Doğan Işık’ın arşivinden elime geçen, (aslında çok da eğlenceli bulduğum) yaklaşık 50 yıl önce 22 Aralık 1954 Çarşamba günü Milliyet gazetesinde yayınlanmış devrin önemli müzik eleştirmenlerinden Refî Cevad Ulunay’ın bir konser eleştirisini ve bundan birkaç gün sonra bir başka fikir ve sanat adamı, (bestekâr, hânende, târihçi, edebiyatçı, ilâhiyatçı) Hâfız Ali Rızâ Sağman’ın (Sn. Işık’ın dedesidir) bu eleştiriye ilişkin yazıp, yine gazetede yayınladığı düşüncelerini sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

ELEŞTİRİ İLE KARALAMA ARASINDAKİ FARK VEYA BÖYLE ELEŞTİRİ OLUR MU?

 
Mehmet Güntekin
7 Ekim 2001 tarihli ZAMAN gazetesinde, “Aşk Olmayınca” başlıklı köşede Cem Behar  imzasıyla çıkan “Yeni CD’ler, yeni kitapçıklar” başlıklı yazı, tarafımızdan yayınlanmış olan ŞERİF MUHİDDİN TARGAN- Peygamber Torununun Müziği adlı CD-kitapla ilgiliydi. Ne yazık ki, ortaya koyduğumuz işi “eleştiren” bir yazı olması gerekirken, gerçeklerin üzerini kapatmaya ve var olanları yok göstermeye çalışan son derece talihsiz bir yazıydı. Asıl üzücü tarafı ise, bir bilim adamı olan yazarının eser listesine, bu olumsuz özelliğiyle eklenmiş olmasıdır.

 

MÛSIKÎMİZDEKİ SORULARDAN BİRKAÇI ve CEVAPLARI
 
AHMET HATİPOĞLU
Batı’nın Türkiye’ye, Türkiye’nin Batı’ya bakış açılarında temelde çok büyük farklılıklar vardır. Batı, hâlâ 700 yıllık Türk kudreti ve hâkimiyetinin kuyruk acısından kurtulmuş değildir. Tutum ve politikalarında dâima bu anlayış, ağırlık hâkim olmakla birlikte, Türk san’atına bakışında fanatik değil, takdirkâr ve hayrandır. Türkiye ise, kendi büyüklüğünden habersiz olarak, Batı’nın tutkunu ve ona karşı aşağılık duyguları içindedir. Bu, sonuçta bizi, “Batı, ne yaparsa iyidir ve onları ne kadar sâhiplenirsek, iyi ve hayırlı bir iş yapmış oluruz” gibi hatâlı bir noktaya getirmiştir. Çağdaşlaşmak nâmına, her hususta Batı’yı taklit etmek, o’nun gibi olmak, o’nun gibi düşünmek, o’nun gibi yiyip içmek, o’nun gibi giyinip kuşanmak, o’nun gibi san’at yapmak, velhâsıl, tâmamen bir İngiliz, bir Alman, bir Fransız olmak ... Belki aşırı bir tesbitmiş gibi gelse de, Türkiye’de yapılan veya yapılmak istenenler, A’dan Z’ye hep bu çerçeve içinde derecelendirilecektir.

 

OSMANLI'DA MUSİKİ ve "HİKMETE DÂİR FENN" İN "SON OSMANLILAR"I
 
Mehmet Güntekin
...

Osmanlı'nın musiki birikimi nasıl oluştu?

Türk musikisi klasiklerinin elde bulunan en eski örneklerini, Osmanlı devletinin kuruluş yılı olarak kabul edilen 1299 tarihinden yaklaşık olarak 400 yıl öncesine kadar dayandıran görüşün taraftarları az sayıda değildir. Ancak o dönemlerden başlayarak Osmanlı devletinin ilk birkaç yüzyılını da içine alan uzun tarih dilimi içerisinde Türk musikisi sanatı için, kimliğini kesin hatlarıyla ortaya koyduğundan, bir sanat olarak alt yapıyla ilgili oluşum süreçlerini tamamladığından, temellerini ve geleneğini tam anlamıyla kurmuş bulunduğundan söz edilemeyeceği açıktır.

 

 

İsmâil Dede Efendi
 
Sâmiha Ayverdi'nin "Türk Târihi'nde Osmanlı Asırları" adlı eserinden.
Kalıbı ile Osmanlı tahtında oturan Üçüncü Sultan Selim, gönlü ile Mevlevi postunu ihtiyar etmiş bir derviş kişi olmakla, husûsi meclislerine revnak veren şâir ve mûsıkîşinaslar arasında, bilhassa, mensup olduğu Mevlevi tarîkinin yetiştirdiği san'atkârlar geniş ölçüde bulunurdu. Pek tabiî ki bu kafilenin başında bulunan, büyük şair Şeyh Galib'di. 

Mamaafih sarayda Galib Dede'yi şevk ve iştiyâkla arayan yalnız pâdişâh değildi. Duygulu ve zarîf bir kadın olan Mihrişah Vâlide Sultan'la diğer sultanlar da onun, bir edeb ve irfan heykeli hâlinde, cübbesinin etekleri uça uça sarayın çatısı altına girdiğini görmek isterlerdi. Fakat pâdişahın genç ve güzel kardeşi Beyhan Sultan için Galib Dede, hayat çenberinin merkez yerinde oturan tek hâkim kuvvetti. Mutlak aşkı bu mukayyed vücudda seyreden genç san'atkar için de hâdise, muhteşem bir gönül yangınından başka bir şey değildi. Fakat sonuna kadar garib kalmaya mahkûm olan bu aşk, ona en coşkun ve renkli mısralarını söyletmesine ve sarayın ısrarlı dâvetlerine rağmen, büyük san'atkârın çekingenliğini silememişti. Onun için de Şeyh Galib, daima temkinli ve ölçülü kalmış bir saygı ile, bu temiz ve saf gönül hikâyesine toz kondurmaktan şiddetle geri durmuştu.

 

TÜRKİYE RADYOLARININ TÜRK MÛSİKÎSİNE HİZMETİ

 
Tâhir AYDOĞDU
Türkiye’de ilk Radyo yayınının tarihi 1927 yılı olarak kabul edilmektedir.  Türkiye Radyoları’nın tarihi kısaca şöyledir:      Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, o günkü haberleşme sistemlerindeki gelişmeleri görmüş ve Türkiye’de de modern bir haberleşme sistemini kurmağa karar vermişti. O yıllarda dünyanın hiçbir ülkesinde henüz gelişmiş bir radyo istasyonu yoktu;1926 yıllarında büyün dünyada 123 radyo istasyonu vardı ve bunların toplam gücü 116 kW idi. İşte bu gerekçe ile İstanbul’un  Eyüp ilçesine bağlı Osmaniye semtinde, Ankara ‘da Babaharman’da iki “Telsiz-Telefon” istasyonunun yapımı bir Fransız şirketine ihale edilmiş, istasyonların yapılışı sırasında şirket iflasın eşiğine gelmişti.

 

CUMHURİYET DÖNEMİNDE TÜRK MÜZİĞİ
 
Tâhir AYDOĞDU
...Cumhuriyet döneminde Türk Mûsıkîsi'ne geçmeden önce Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerine kısaca değinmek istiyorum; Osmanlı İmparatorluğu'nun son zamanlarında her sahada olduğı gibi "Enderûn" denen saray okulunda çöküntü, çözülme, özelliğini kaybetme ve fonsiyonunu yitirme başlamıştı. Nedense yüzyıllardan beri kökleşerek gelişen, sağlam temellere oturan bu kuruluşu restore etmek, eski özelliğini geri vermek kimsenin aklına gelmemiş, körü körüne Batı'ya bağımlılık gösterilerek dağılıp gitmesine göz yumulmuştur. Halbuki batılılaşma, çağdaşlaşma, kendi öz değerlerini çağdaş düzeyde değerlendirmesidir. 1908'den sonra da "Enderûn Okulu" kesin olarak kapatılmıştır. Mûsıkî bölümünün adı "Mızıka-i Hûmayun" olmuş, Mızıka-i Hûmayun ise daha çok Batı Müziği'ne önem vermiştir. 

 

Klasik Türk Mûsikîsinde Güfte-Beste Dokusu ve Etkileşimi
 
Tolga Bektaş
00 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıllar boyu biriken ve bugüne miras kalan eşsiz güzellikteki kültür hazinesinin en nadide parçalarından birisi, şüphesiz kendine has zarâfeti ve san’atıyla oluşmuş mûsikî kültürüdür. Klasik Türk Mûsikîsi, her ne kadar ilk dönemlerinde İslam dünyasının önemli kültür merkezleri olan Herat, Bağdat ve Semerkand okullarından etkilenmiş olsa da, 500 yılı aşkın bir süredir varlığını sürdürdüğü Osmanlı’nın elinde kendine ait bir kişilik kazanmıştır. Şüphesiz her san’at dalı gibi mûsikî de başka san’at dallarından bağımsız ve kendi başına gelişmemiştir. Türk mûsikîsinin etkileşim içinde bulunduğu san’at dallarından en önemlisi, adeta yoğun bir ağ yumağı ile ona bağlanmış olan edebiyat san’atıdır. 20. yüzyılın başlarına doğru Tanbûri Cemil Bey’in (1873–1916) saz mûsikîsine getirdiği yeniliklerle başlayan süreçten önce, sözlü eserler mevcut repertuarda önemli bir yer işgal etmekteydi. Çağımızın büyük müzisyenlerinden merhum Cinuçen Tanrıkorur’un deyimiyle de “mümeyyiz vasfı esas itibariyle bir ses mûsikisî oluşunda ortaya çıkan Türk mûsikîsi, söze verdiği ağırlık dolayısıyla önce bir şiir mûsikîsidir”1. Cemil’den önceki saz eserleri repertuarı ise bir hayli kısırdı, zîra bu eserlerin kullanım amacı o dönemde günümüzdekinden bir hayli farklıydı. Saz eserlerinin sözlü olanlara “atfen bestelenmesi”2, Türk mûsikisinin esasen bir söz mûsikîsi olduğuna işaret etmektedir.

 

Mekân, Müzik ve Yansımalar
 
Tolga IŞIKYILDIZ
Çoğu kimse, büyük olasılıkla, mimarinin ses çıkarmadığını, bu yüzden de işitilemeyeceğini söyleyecektir. Fakat mimari aynı şekilde ışık da çıkarmaz ama yine de görülebilir. Onun yansıttığı ışığı görür ve böylece biçim ve malzemesi hakkında bir izlenim ediniriz. Aynı şekilde mimarinin yansıttığı sesi de duyabiliriz. Bu ses yansımaları da bizde biçim ve malzeme hakkında bir izlenim uyandırır. Farklı biçimdeki odalar ve farklı malzemeler, sesi farklı yansıtırlar (Rasmussen, 1994: 188).

 

SES SİSTEMLERİ ÜZERİNE
 
Dr.Hanefi Özbek
Evvelâ Ötüken Neşriyat A.Ş.'nin yeni çıkardığı kültür serisi:133, yayın  nu:388 olan Sayın Cinuçen Tanrıkorur'a ait "Müzik Kimliğimiz Üzerine Düşünceler" isimli kitabı alıp okumanızı, hatta bu kitabı kütüphanenizin  mu'tenâ bir köşesinde bulundurmanızı tavsiye ediyorum. Müzikten hiç
anlamayanların veya bu konuda hiç bilgisi olmayanların bile muhakkak  istifâde edebilecekleri bu kitabı kültürümüzün bazı dallarının tiraji komik  bir hikâyesi olarak okuyabilirsiniz. Yıllarca gözlerden kaçırılan veya tersi  gösterilmeye çalışılan "bazı şeylerin" çarpıcı bir şekilde ortaya konmuş  "gerçekleri"ni yine bu kitapta bulabilirsiniz.

 

 
Beşir Ayvazoğlu
Bana hep Yahya Kemal'in "Çini bir kâsede bir çin çayı içmekteydi" mısraını hatırlatan Cinuçen adını, 1970'lerin başın dan beri biliyorum, ama onu yakından ilk defa on yıl kadar önce, Bursa'da, Devlet Güzel Sanatlar Galerisi'nde ver diği resital sırasında görmüştüm; yürüyüşünden dinleyicilerini selamlayışına, pantalonunun ütüsünden saçlarını tarama biçimine, kelimeleri telaffuzundan kurduğu cümlelere kadar, her şeyi, her jesti, hatta her mimiği, milimetrik olarak hesaplanmış gibi ölçülü biçiliydi. Ve usta parmakları zarif hareketlerle ud'un tel lerinde gezinmeye başlayınca, salon çok farklı bir mızrabın etkileyici titreşimle riyle doldu. Yeni ve çok farklı bir icra idi, ama dikkade kulak verirseniz, kadim bir geleneği, tarihin derinliklerinden gelip sizi kalbinizden yakalayan esrarengiz bir tını olarak duyabiliyordunuz.

 

FERİT ALNAR
 
Tahir Aydoğdu
Devlet sanatçılığı ünvanının tartışıldığı şu günlerde geçmişin bir kırgın sanatçısıdır Ferit ALNAR.1971'de ilk Devlet Sanatçılığı dağıtıldığında bu ünvan,Türk Beşleri'nden üçüne verilip ikisi dışlanmıştı.Bunlardan birisi Cemal Reşit Rey idi,kendisine bu ünvan 1981'de verildi,diğeri ise Ferit ALNAR'dır.1978'de ise kırgın bir şekilde aramızdan ayrıldı Ferit ALNAR. Daha sonra 7.12.1998'de Sevda Cenap And Vakfı'nca düzenlenen Sn.Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL'in de katıldığı bir tören neticesinde Ferit ALNAR'a onur ödülü verildi ve tören sonrasında Anadolu Yaylı Kuartet eşliğinde Tahir AYDOĞDU'nun solist olarak katılımı ile Ferit ALNAR'ın "Kanun Konçertosu" tekrar seslendirildi.Biraz geç de olsa Ferit ALNAR'ın...

 

Türk Müziği Üzerine
 
Dr.Hanefi Özbek
Türk Müziği, Fârâbî, İbni Sina, Sultan Veled, Safiyüddin Urmevi, Kutbeddin Şirazi gibi, müzik alanında da günümüze ulaşmış şahsiyetlerin imbiklerinden süzüldükten sonra Osmanlı'ya ulaşmıştır. Osmanlı Devri'nde ise Abdülkadir Merâgî, Lâdikli Mehmed Çelebi, Hâfız Post, Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi,Zaharya Efendi gibi kimi müzik âlimi, kimi bestekâr olan şahsiyetlerin elinde olgunlaşıp zirveye çıkmış; İsmail Dede Efendi, Sultan III. Selim, Hacı Sâdullah Ağa, Şâkir Ağa, Tanbûrî Mustafa Çavuş, Tanbûrî İzak, Kadıasker İzzet Efendi, Dellalzâde İsmail Dede Efendi, Nikoğos Ağa, Kutb-un Nâyî Şeyh Osman Dede Efendi, Zekâi Dede Efendi, Hacı Arif Bey, Şevkî Bey, Hacı Fâik Bey, Bolâhenk Nûri Bey, Tanbûrî Ali Efendi, Kemânî Tatyos Efendi, Tanbûrî Cemil Bey, gibi birçok şahsiyetle birlikte de bir süre eski azâmetini korumuş, sonra ağır ağır inişe geçmiştir. Gerçi günümüze kadar Hâfız Sâdeddin Kaynak, Tanbûrî Selâhaddin Pınar, Klarnet Şükrü Tunar, Muhlis Sabahaddin Ezgi, Cevdet Çağla, Emin Ongan, Reşat Aysu, Kemânî Selahaddin İnal, Muzaffer İlkar, Yesârî Asım Arsoy, Cinuçen Tanrıkorur, Avni Anıl, Selahaddin İçli, Yusuf Nalkesen, Necdet Tokatlıoğlu, Yıldırım Gürses ve daha ismini sayamadığım şahsiyetlerle de bazan klasik devri tattırmış, bazan Batı Müziği'ne doğru açılımlar göstermiş, bazan romantizmle haşir neşir olmuş, bazan da yeni arayışlara yönelmiştir. Burada müziğimize emeği geçen herkese teşekkür etmek gerekir.