| İsmâil Dede Efendi |
|
Sâmiha
Ayverdi'nin "Türk
Târihi'nde Osmanlı Asırları" adlı eserinden. |
|
Sayın
Ergun Balcı Beyefendi'nin, sitemizde yayınlanmak maksadı ile hazırlamış
olduğu asrımızın büyük Türk münevveri Sâmiha Ayverdi hanımefendiye
ait bu gerçekten muhteşem yazıyı sizlere sunuyoruz. Sn. Balcı'ya teşekkürlerimizle...
Kalıbı
ile Osmanlı tahtında oturan Üçüncü Sultan Selim, gönlü ile
Mevlevi postunu ihtiyar etmiş bir derviş kişi olmakla, husûsi
meclislerine revnak veren şâir ve mûsıkîşinaslar arasında,
bilhassa, mensup olduğu Mevlevi tarîkinin yetiştirdiği san'atkârlar
geniş ölçüde bulunurdu. Pek tabiî ki bu kafilenin başında
bulunan, büyük şair Şeyh Galib'di. Mamaafih sarayda
Galib Dede'yi şevk ve iştiyâkla arayan yalnız pâdişâh değildi.
Duygulu ve zarîf bir kadın olan Mihrişah Vâlide Sultan'la diğer
sultanlar da onun, bir edeb ve irfan heykeli hâlinde, cübbesinin
etekleri uça uça sarayın çatısı altına girdiğini görmek isterlerdi.
Fakat pâdişahın genç ve güzel kardeşi Beyhan Sultan için Galib
Dede, hayat çenberinin merkez yerinde oturan tek hâkim kuvvetti.
Mutlak aşkı bu mukayyed vücudda seyreden genç san'atkar için de hâdise,
muhteşem bir gönül yangınından başka bir şey değildi. Fakat
sonuna kadar garib kalmaya mahkûm olan bu aşk, ona en coşkun ve
renkli mısralarını söyletmesine ve sarayın ısrarlı dâvetlerine
rağmen, büyük san'atkârın çekingenliğini silememişti. Onun için
de Şeyh Galib, daima temkinli ve ölçülü kalmış bir saygı ile, bu
temiz ve saf gönül hikâyesine toz kondurmaktan şiddetle geri durmuştu.
Ne tuhaf ki Galib
Dede, alev alev y,anan büyük aşkına rağmen, saraya hesapla adım
atarken, pâdişah, genç şeyhin postnîşin olduğu Galata Mevlevîhânesi'ne
sık sık gider, mukabele günlerini hemen hiç kaçırmak istemezdi. Üçüncü Sultan
Selim devri, sanki alevi geçmiş bir ateşin kor haline gelmiş muhteşem
sıcaklığı gibi idi. Acaba gün olup bu kor da küllenir olursa, onda
yine, estikçe parlayan kıvılcımlar uyanacak ve eski zamanının şâşaasından
haber söyleyecek miydi? ****
Hükümdarın büyük
bir vukuf ve san'at dehâsıyle meydana getirdiği eserlerden Sûz-i
Dil’arâ’lar, Rast-ı Cedîd'ler, Pesen-Dîde'ler, Mâhur'lar,
Arazbar'lar, Şehnaz ve Şevk-Efzâ makamlarından bestelediği âyinler,
besteler, semâî, peşrev ve şarkılar, hep burada, akıcı yıldızlar
gibi bir biri arkasından ve birbirinden parlak, kayıp giderdi. Fakat her çeşit
san'at hareketi ile zevklenip alâlanan Üçüncü Sultan Selim için mûsıki,
yalnız kendi şaheserlerinden ibaret değildi. Devrin önde giden
bestekârlarını kolu kanadı altında tutan büyük pâdişaıh, genç
ve yeni istîdadları uyandırıp, ihsan ve iltifâtına gark ede ede,
bir irfan ve san'at hâmisi olarak, kâh saz âlemlerinde kâh şiir
meclislerinde, kâh Çırağan eğlencelerinde ve daima resmî hayatının
mesûliyet ve mükellefiyetleriyle çevrili olarak hayatını geçirirdi.
Yıldan yıla yaprak
döküp yaprak veren bir ağaç gibi, asırlardır işlene gelen mûsıkî,
millî ruhun ve millî ihtiyacın müşküllerini çözen, suallerini
cevaplandıran, taleplerini karşılayan, kâh coşturan, kâh kandıran
bir davet bir çağırış ve çağrılış kıvamını bulmuştu. Bir
göz açıp kapama ânında insan ruhuna sükunla çılgınlığın, ümidle
bezginliğin, varlıkla yokluğun arasını silen, çoklukları yokluk
edip birleştiren, bağdaştıran bu tılsım, sanki iliklere işleyip
iliklerden taşan adsız sansız bir büyü idi. Her medeniyet asrı,
bir ağaç gibi boy atıp dallarını budaklarını vecid ve san'at göklerine
salarak bu ağaçta en Leziz mahsullerini vermişti. Ama şimdi, beli bükülmüş
bu medeniyetin, gün günden kısırlaşan iklîminde, nasıl oluyordu
da aynı ağaç, yine aynı çeşnideki meyvelerini vermekte devam
edebiliyordu? Acaba bu, bir ölüm
hastasının son hayat hamlesi, sönmek üzere olan bir meş'alenin âni
ve nihâî parlayışı mıydı?
Ortada bir hakikât varsa, üstad bir bestekâr ve icrakâr olan pâdişahın
huzuru, san'at topunun, anlı şanlı ellerde birinden ötekine atılıp
tutulduğu bir yarış meydanı halinde bulunması idi. Hakikat şudur ki
XIV., XV.ve bilhassa XVI. asırlarda imparatorluğun bütün müesseseleriyle
beraber cemiyet ve san'at hayatı da, öylesine sağlam temeller üzerinde
yükselmiş bulunuyordu. Fakat müteâkip asırların askerî, siyasî,
ve içtimâî yıkılışına rağmen musiki hayâtı tekâmülüne,
devam ediyordu. Bu ise <<yüksek ve yükselen bir san'at için,
gene yüksek ve yükselen bir medenî ve içtimâî hayat Lâzımdır.>>
kanununa uymuyorsa da gerçek buydu. Sazlarıyla,
sesleriyle, sözleriyle de, pâdişahın meclislerine kimler iştirak
etmezdi ki? Vardakosta Ahmed Ağa, Şâkir Ağa, Tanburi İsak, Ârif
Mehmed Ağa, SadulIah Ağa, Dellâlzâde İsmail Efendi, Mutafzâde
Ahmed Efendi, Çilingirzâde Ahmed Efendi, Keçe Arif Ağa, Haşim Bey,
Eyyubî Mehmed Bey, Küçük Mehmed Bey, Necib Ağa. ismet Ağa, Mâhir
Ağa, Kemani Ali Ağa, Birinci İmam Zeynel Abidin Efendi, Abdülhalim Ağa,
nihâyet Hamâmîzâde Îsmâil Dede...
Padişahın bazan şiir ve mûsıki meclislerini sarayın dışına da nakledip Boğaziçi kasırlarında da ihya ettiği olurdu. Ne ki, Büyük Selim, bütün bu ıslâh faâliyetlerinin zahmet ve meşakkatlerinden bunaldıkça, yorgunluklarını, sanki bir mola taşına yaslar gibi, söz ve saz âlemlerinin içinde dinlendirmeğe uğraşarak teselli bulurdu. **** .
İşte günlerden bir gün, san'at hareketlerini kulağı kirişte
tâkib eden hükümdâra, uzaklardan bir çilekeş Mevlevî dervişinin
sesi erişti. Yenikapı Mevlevîihânesi'nin bu genç mürîdi,
daha çilesinin ikinci senesinde:
diye,
İstanbul ufuklarında dalgalanan ilk bestesini, çileye soyunduğu dergâhının
duvarlarından aşırarak san'at muhitlerine, oradan da saraya duyuracak
bir kudret göstermiş bulunuyordu. padişah, kulağına erişen bu
olgun sesin sahibini görmeli idi. Genç bestekâr ile karşılaşmak,
âdetâ câzibe kanûnunun çaresizliği gibi, önüne durulamaz zarûretlerdendi.
Derhal sarayın açılan kapısından, Musâhip Vardakosta Ahmed Ağa çıkarılarak,
Yenikapı Mevlevîhânesi postnîşini Ali Nutkî Dede'ye gönderildi.
Şeyh Efendi, tarîkinin âdâbına göre, bu hakanî emri, ancak bir şartla
kabûl edebilirdi. Çile müddeti dolmamış bir dervişin çilesi kırılmamak
için, gün kavuşmadan dergâhına dönmesi lâzımdı. Buselik eserin
bestekârı genç İsmail de, ancak bu kaideye riâyet etmek sûretiyle saraya gidebilirdi. Bir derviş için büyük
san'atkar olmak, büyük âlim, büyük mûcid, büyük mevkîlerin sâhibi
olmak, arka l+anın işlerindendi. Hattâ îtibar, alkış, öğülmek
de sırasında birer yol kesici harâmi ve birer tuzak olabilirdi. Onun
için Derviş İsmâil'in pâdişahtan ve halktan iltifat ve îti- bar görmesi,
terbiye sisteminde bir gevşeme, bir imtiyaz ve müsâmahayı değil,
belki daha sıkı bir teyakkuz ve ihtiyatı icab ettirirdi. Zira dervişlik,
kendini kendi zaaflarının ve hayvâni sıfatlarının esâretinden
kurtarıp, hiç bir kuvvet tarafından 'İhlâl edilmesine imkan
olmayan, gerçek hürriyet sınırlarına atlatmak demekti. Yoksa
kontrolsüz ve başıboş bir kimse, büyük san'atkar olabilir fakat büyük
insan olamazdı. Halbuki, intisap ettiği ocak, genç İsmâil'i büyük
insan1ar serisinden bir ferd olarak hazırlamak üzere bağrına çekmişti.
0, çileye soyunduğu bu köşecikte, tasarrufunu ölümün de ötesine
götürecek bir mânevî nizam, bir nefis terbiyesi ile gönül
saltanatı kurma yolunda bulunuyordu. Genç derviş, toyluğuna
ve tecrübesizliğine rağmen bütün bunları bilecek ve göz önünde
tutacak kadar, girdiği yolun prensiplerine bağlı bir insandı. Onun için
de pâdişahın huzurundan maddî manevî iltifatlara gark olmuş
bulunarak dönerken, bu ikbal ile mağrur ve sarhoş değil, âdetâ
mahcuptu. Elinde bir kese altınla koşa koşa dergâhına döndüğü sırada,
birden yolunu değiştirip, annesine uğraması lâzım olduğunu düşündü.
Zîrâ çileye soyunmağa karar verdiği zaman, babasından kalma hamamı
satıp parasını muhtaçlara dağıtmış olduğu için, buna annesinin
canı sıkılmış bulunuyordu. Şimdi o eski hesâbı silecek fırsat,
kat kat elinde idi. Ama genç dervişin oyalanacak vakti yoktu. Hem
annesini hoşnud edecek böyle bir fırsatı kaçırmamalı hem de gün
kavuşmadan dergâhdan içeri girmeli idi. Adımlarını biraz daha sıklaştırarak
evinin önüne kadar geldi ve açılan kapıdan keseyi içeri bırakırken,
annesinin hayretten büyümüş gözlerine bakarak: <<Hamam için
artık üzülme anne al hepsi senin olsun, pirimin ihsanı! >>
diyerek, dergahının sâkin ve mütefekkir durağına doğru süratle
geçip gitti. **** Nihayet Bin Bir Gün
bitmiş ve genç derviş, Dede ünvânını almıştır. Yalnız Dede mi?
Bir eliyle Şeyh Galib'i tutan pâdişah, şimdi, öteki eliyle de, İsmail
Dede'yi Sıkı sıkı yakalayıp onu musahipleri arasına sokmuş, bir müddet
sonra da, harikulâde sesinden dolayı <<ser-müezzin-i şehriyârî,,
payesiyle taltîf etmiştir.. Yeşil ve berrak dağ
suları gibi, mûsikî dünyasına oluk oluk âyinler, besteler, peşrevler,
semâîler, şarkılar veren genç dede, artık saraydaki fasıllara iştirak
ediyor. yalnız mukabele günleri Mevlevîhâne'ye giderek âyinlerde
bulunuyordu. Bir yaprak gibi
mukadderâtının rüzgârıyle İstanbul semtlerinin en sâkin ve en görmüş
geçirmiş bir köşesi olan Yenikapı Mevlevîhânesi'ne düşmüş
bulunan genç İsmâil, şimdi de başta saray, memleketin en yüksek
meclislerinin başına taç edilmek isteniyordu. Zira Osmanlı
medeniyetinin bir diziye geçirmiş olduğu şiir, mûsikî ve tasavvufun
potasında pişip haddeden geçmiş olan dedenin san'atı, sanki değişmez
ve şaşmaz bir ferman idi de büyük san'atkâr, onu, gizlice biliş
kurduğu sırlı bir iklimden çekip insanların önüne getiriyordu. Padişah, nasıl bir
nizam ve âhengin merkez yerinde oturan muvazene unsuru idiyse, derviş kişi
de, vâsıl olmuş bulunduğu bir iç saltanatının muvazene ve ahengini
kâinâta nakletmek ve üretmek ile vazifeli bir vasattı. Kâh hal, kâh
vecd, kâh iman, kâh hikmet ve irfan yoluyla olan bu intikâl, çoğu
defa da san'at tarîkini ihtiyâr ederdi. İşte Dede'nin de ayinleri,
besteleri, kârları, murabbâları, semâîleri, nakış semâîleri, peşrevleri
hattâ şarkı ve türküleri, kanla kılıçla hizaya gelmeyen beşeriyeti,
bir anlatılmaz heyecan ve şevkin sıcaklığı içinde yumuşatan bir
ferman değil de ne idi? Dede'nin makamlardan
işlediği mozaik sesler , insana lâhutî olduğu kadar beşerî imkânlar
da açan bir zafer bir ganimet demekti. Bir yandan memleket, siyasi muvaffakiyetsizlikler,
askerî bozgunlar, idarî aksaklıklar, iktisâdî krizler, türlü fesad
ve ihtilâllerle bünyece de ruhça da delik deşik olmuş, dertlerine yanıp
dururken, diğer tarafta Galib Dede ile şiir, İsmâil Dede ile mûsıkî,
ecdad ve mânâ mîrâsının son indifâını veriyor, böylece de
imparatorluk, medeniyet zaferlerinin yüceliklerinden bir yüceye çıkmış
bulunuyordu. Şurası dikkate şâyân
ki Dede, nasıl oluyor da mâzî ile hâlin arasını tıkayan dağ dağ,
yığın yığın düzensizlikler, hezimetler, ıztırap ve ihtiyaçların
enkâzı arasından kendine yol açıp, satvet, fütûhat ve ihtişam
devirlerinin sesine kulak tutabiliyor, asırlarca dünyayı dize getirmiş
bir geçmişin orkestrasyonundan, hala en muhteşem sesler duyup
duyurabiliyordu? Yoksa Dede'nin geçmişten
alıp, geleceğe armağan bıraktığı bu sesler, bir medeniyet bakiyesinin
ahengi değil de, kendi iç iklîminin, derviş gönlünün, düzenli,
vecidli, hikmetli ve hür sesi miydi? Belki de büyük san'atkâr, kendini
kendine kazandıran o tarîkat potasında kaynayıp, benlik ve nefsâniyet
kirlerinden arınmamış ve ruh bütünlüğüne yetmemiş olsa idi, bir
inkıraz asrında asla bu sırlı terkibi, bu hacimli ve kudretli âhengi
yakalayamazdı. Dede, Osmanlı Devleti'nin ihtişam asırlarındaki maddî
mânevî temeller üzerinde ayakta durmasını, hattâ kendi san'atında
yeni bir XVI. asır yaratmasını bilen müstesna dehalardandı. Osmanlı Devleti'nde daima el ele, iç içe ve bir hizâda yürüyen şiir, mûsikî ve tasavvuf, her zaman kütleyi giydirip kuşatan, süsleyip bezeyen bir millî servet ve asalet geleneği ve mîrâsı olmuş, hattâ orduların bozulduğu, sınırların daraldığı, idarenin gevşediği en buhranlı devirlerde bile, işte Şakir Ağa'lar, Ahmed Ağa'lar, Sadullah Ağa'lar kâfilesinin dokuduğu san'at tezgâhı, kütleyi yoksul ve çıplak bırakmamış, nihâyet Dede ile de, cemiyete, hâlin ve istikbalin ümid ve tesellî kaftanını biçip giydirmiştir. ****
Hamâmîzâde İsmail
Dede'nin bir bütün olan san'at hevengini, Üçüncü Sultan Selim kadar
ikinci Sultan Mahmud devrinin de kucağında görmek lâzımdır. Değerli
bir mûsikîşinâs olan ikinci Sultan Mahmud da, bu san'at âbidesine dört
elle sarılacak ve onu, devrin de sarayın da san'at kervanının başına
geçirmekte tereddüd etmeyecekti . Dede'nin bir' mucize
adam olduğunda şüphe yoktu. Ancak gerek Üçüncü Sultan Selim'in,
gerek ikinci Sultan Mahmud'un iptilâ derecesine varmış şevk ve
taleplerinin de, büyük san'atkârın duyguları âleminde
dalgalanmalara, sellere ve tufanlara sebep olduğu inkâr götürmez bir
gerçektir. Bu iki pâdişahın san'ata olan âşinâlıkları âdeta
yokluk âleminin varlık dünyasına dâvet eden bir ezel buyruğu gibi,
onun şekillenmeğe ve taşmağa hazır duygularını birer iç titreyişleri
olmaktan çıkartarak, dünyaya gözlerini açtırıp var eden sebeplerden
biri olmuştur. Türk mûsikîsinin ihtişam asırlarında, Türk şiiri
ve mimarisi kadar yüksek, hatta bir bakıma onlardan üstün olduğu hakkındaki
görüşünü desteklemek içinmiş gibi, İsmail Dede, mûsikîsine kubbe
ve minarelerdeki âhengi
katan san'at büyüklerindendi. Bir terâvih namazının
ilhamiyle hemen oracıkta hazırlayıp okuduğu Ferah-Fezâ ilâhiye alınıp
kalacak olan ikinci Sultan Mahmud'un hayranlığı ve şevki, Dede'ye peşreviyle,
kârı ile, murabba'ı, nakış ve yörük semâîsiyle bir Ferah-Fezâ
faslı hazırlatacak ve seslerden örülmüş bu çelenk, bir gece, devlet
kuşu gibi, Serdab Köşkü'nün donanmış, bezenmiş başına konarak
orada okunacaktı. Dede'yi dinlemek için
haftanın hemen her çarşambası, Beşiktaş Mevlevîhânesi'ne devam
eden ikinci Sultan Mahmud, yine bir gün büyük san'atkârdan bir
Ferah-Fezâ <<Ayin-i Şerif isteyecek ve yine, yokları var eden aşk
gibi, bu hararetli talep, Dede'nin ateşin kabiliyeti ile birleşerek,
ortaya muhteşem bir ses kervanı daha çıkaracaktı. Dergahın âyinhanları
ile hünkâr müezzinlerinin beraberce meşk ettikleri bu san'at
zaferinin, bir mukabele günü Beşiktaş Mevlevîhânesi'nde okunması irâde
olunca da, semahânenin, şeyhler, dervişler, muhib ve misafirlerle mahşer
gününü hatırlatan kalabalığı, padişahın gelmesini bekler olacaktı.
Nihayet beklenen gün
gelip çattığında, ölüm hastalığından da ağır basan
<<Ferah-Fezâ Âyin-i Şerif-, hasta pâdişahı yatağından kaldırıp
bu meydana getirecekti. Bir dergâh demek,
edeb, irfan, şiir, mûsikî ve semâın, insanoğlunu el birliği ile bir
haz ve şevk potasına atıp, onu, kendi tehlikesinden geri çekme hünerinin
harman olduğu terbiye ve tasfiye meydanı demekti. Burada görünürler
görünmez olur; burada ateş arayan pervaneler gibi çerh vura vura sema
edilir, zikredilir; burada ha'sretle vuslatı birbirinden seçilmez kılan
ney sesleri dinlenir; burada varlık testisini yokluk taşına çalan ve
insanoğlunu maddenin tuzağından kendi içine çağıran Mesnevî
dinlenirdi. Yıkıcı, haşin,
kaba, hoyrat ve sakar duygularının pençesinde alçalıp küçülen
insanoğlunu, bir konuşan hayvan olmaktan çıkarmak, onu hırs ve
zaaflarının esaretinden kurtarıp bir mânevî üslûbun, bir nizam ve
emniyetin rahatına kavuşturmak için burası, bir mânevî cenk ve mücahede
meydanı idi. Ama bu öyle bir savaş meydanı idi ki ortada ne kan görülürdü
ne de kılıç... Benlik ve ikilik tehlikesini
yenmek için seçilmiş olan silahah raksın, şiirin ve mûsikînin refakâtine
verilmiş hizmetti, irfandı,
aşktı. Bir zamanlar Türk fütûhat
ve medeniyetinin mayasını tutan bu tasfiyeli ruh, ne Çâre ki artık
memleket çapındaki faaliyetini daralta daralta küçük merkezler
halinde, fakat yine de yetiştirici ve oldurucu vazifesinin başında
bulunuyordu. İşte o mukabele günü,
kapısına ölümün dayandığı padişahla beraber semâhânenin taşıp
dökülen kalabalığı, Dede'nin, keşfedilmez sır alemlerinden hırsızlarcasına
çalıp getirdiği Ferah-Fezâ Ayini'ni dinleyecekti. Artık bu sırlı iç
aydınlığı ile kamaşan göze, dış dünyaya baktığı zaman, görülecek
her varlığın silinmiş olmasından tabii ne olurdu? Türk
Târihi'nde Osmanlı Asırları s.253-264
|