| Tanbûrî Cemil |
| Sâmiha
Ayverdi'nin "Yolcu, Nereye Gidiyorsun ?" adlı eserinden..... |
|
Sayın Ergun Balcı Beyefendi'nin, sitemizde yayınlanmak maksadı ile hazırlamış olduğu asrımızın büyük Türk münevveri Sâmiha Ayverdi hanımefendiye ait bu gerçekten muhteşem yazıyı sizlere sunuyoruz. Sn. Balcı'ya teşekkürlerimizle... Bu
gece Cemil yaylı tanbur çalıyordu. Kim bilir belki onun da gönlüne
bir nehrin suyu yol bulmuştu ki aşkın taşkın ruhu, kelimeye, ifâdeye
bağlanamayacak bir dehşet içinde feryat ediyordu. Bu iptilâlı,
mustarip ses, hangi hasretin, hangi vuslatın sesi idi? Belki o, hasreti
de, vuslatı da birbirinden seçmeden koşuyor ve bu mestâne yolculukta,
işte böyle feryat ediyordu. Sanki
bu adamın san'atı, kendi kendimize tefsir edemediğimiz sözü, kendi
kendimize itiraf edemediğimiz sırrı, kendi kendimize hatırlayamadığımız
gizlilikleri, kendi elimizin çözemediği düğümü açıyor, gösteriyor,
bildiriyor ve dinletiyordu. İşte bizim bütün ortaya çıkmamış
duygularımızı karıştırıyor , kurcalayıp buluyor ve önümüze fırlatıp
atıyordu. Böylece eli, bizim elimizin yetemediği, gücümüzün
koparamadığı gizli duygularımızı bulup kayıtlarından çözerken,
bu başı boş azat olmuş hisleri, tanımadığımız âlemlerin
sonsuzluklarına da kılavuzluyordu. İşte
o, gene çaresizliğin dayanılmaz acısını, ferâgatların ezici hazzını,
sükûnla göğüs verilen çilelerin kutsiyetini, şefkatin, lûtfun
berraklığını ve nihâyet aşkın ölümde hayat, hayatta ölüm zevki
bulduran çeşnisini birbirine karıştırarak dudaklarımıza uzatmıştı.
Garp musîkîsini, ünsiyetim
bakımından seviyordum; fakat Cemil'den duyduğum sesi, sevmemek elimde
olmadığı için seviyordum. Cemil'in esrarlı kudreti, bir romantizm
saltanatı ile sıcak, pervâsız ve coşkun akıp giderken, beni de, önüme
serdiği bir zevk âlemine sürüp götürürdü. Bu sesler bir kemâl
hamlesi, önünde durulmaz bir aşk cesareti idi. Cemil'in dramatik olmaya
meyyâl istîdâdı, san'atın çerçevesini sökmüş ve onu bilhassa
mustarip, hassas bir şiir belâgatı olan taksimlerine ulaştırmıştı.
İşte
o, peşrevleri, semâileri atlayarak kendi feryâdı, kendi içinin malı
olan bu hür seslere geçince, ben de mestlik dalgalarıyla itilerek,
garip bir zevk heyecan ve idrâkinin peşinden sürüklenip kendimden tamâmiyle
uzaklaşırdım. Onu benim gibi hayretle, hayranlıkla, zevk ve haşyet kıvranışlarıyla
dinleyen bütün başlar , ateşe varmak için çırpınan bir pervâne
hasreti ile ona koşar , atılır ve yandıkça yeni bir hayat, tazelenen
bir ömürle tekrar tekrar aynı ateşe göğüslerini dayarlardı. Bu,
yerin ve göğün malı olmaktan uzak, öldürüp diriltici seslerin kanadında,
bir âna bin senelik ömrün sığdığı bir âleme geçer ve o mertebe
varlığımdan soyunurdum ki, etrafımın beni bedensiz, örtüsüz bir
ruh lâtifesi hâlinde görüp korkacakları, şaşıracakları vehmine düşerdim.
Ne
tuhaf, sonradan anladım ki, meğer insanın kendine en yakın olduğu ve
kendini en iyi tanıdığı zamanlar , kendinden en uzak olduğu anlarmış.
Bu
san'atkârı dinlerken, ıstırâbın, haşyetin, çaresizliğin dayanılmaz
hazzına kapıldığımı ve dünyada kalmak, tekrar dünyaya mâl olmak için
etrafımdan yardım beklediğimi hatırlıyorum. Yolcu, Nereye Gidiyorsun? s.133-277 |