|
ŞEHİR VE MÜZİK |
|
Samsun’un müzikal ufkunda Dr. Turgut Tokaç ile bir gezinti |
|
Prof. Dr. Burhanettin TATAR |
|
Ne var ki şehirlerimiz ile müziğimiz arasındaki bu karşılıklı aidiyet ilişkisi bizim için hala büyük oranda aydınlatılmayı bekleyen boyutlara sahip. Özellikle modern zamanlarda gündelik hayatın karmaşası, belirsizliği ve gürültüsü içinde adeta sersemleşen büyük şehirlerin, hassas müzikal eserlerin oluşumuna ve bunların ruhlarımıza erişmesine nasıl imkan verebildiğini merak ediyor insan. Burada ‘müzikal eserler’ tabiriyle sadece bir takım bestelere ve onların icralarına atıfta bulunmuyoruz. Zira müzik, yalnızca insan sesiyle ve müzik enstrümanları aracılığıyla ortaya çıkan bir şey değildir; o aynı zamanda bu sesleri ve icraları anlamlı kılan bir kültürel birikimdir. Sözgelimi müzik teorileri, makamları tanımlayan teknik kavramlar, farklı icra tarzlarına dair bilgiler, sanatkarlarla ilgili anekdotlar, sahnedeki ses düzeni hakkında teknik bilgiler, akustik bir fiziksel ortam ve müzik dinleme adabına dair tecrübeler söz konusu olmasaydı bir müzik icrasını nasıl algılardık? Şehirler, sanat değeri yüksek müzikleri ürettikleri gibi, bu eserlerin anlamlı olarak kavranabilmesini ve sonraki nesillere aktarılabilmesini mümkün kılan entelektüel birikimlerin oluşumuna da yol açarlar. Bu birikimler azaldıkça ya da şehir halkı tarafından genel olarak paylaşılmadıkça, orada icra edilen eserler kendilerine uygun zemin bulamazlar. Melodiler, kalıcı olabilmek için yerleşebilecekleri mekanlara muhtaçtırlar. Bu mekanlar ise, yukarıda kısmen işaret ettiğimiz müzik kültürü ortamında oluşur. Müzik kültürünün olmadığı ortamlarda sanat değeri yüksek müzik eserleri bir tür gurbete çıkarlar. Onların boşluğunu ise arabesk türü göçebe müzikler doldurmaya başlar. Sonuçta hassas müzikal ruhlar, kulaklar ve sesler usulca ortadan çekilirler ve yerlerini şehrin gündelik karmaşası, gürültüsü ve belirsizliği içinde savrulan göçebe ruhlara, kulaklara ve seslere bırakırlar. Bu ise şehrin kendi bekasını sağlayan klasiklerinden yoksunlaşması anlamında tarihsizleşmesi, bayağılaşması ve kimlik kaybına uğramasıdır. Yukarıda söylediklerimiz açısından Samsun’u, bir şehir olarak, nasıl anlamalı ve konumlandırmalıyız? Samsun’un şehir kimliğiyle aidiyet ilişkisi içinde görülebilecek klasik müzik eserlerinden, bunların icralarından ve bu eserlerin değerini açığa çıkarabilecek bir müzik kültüründen söz etmek ne derece mümkündür? Gerçekte Samsun, klasik eserlerin oluşumuna veya en azından bunların korunmasına imkan verecek şekilde müziğe bir kültürel mekan açabilmekte midir? Yoksa o, gündelik hayatın karmaşası içinde sersemleşerek kendi geleceğine yorgun ve anlamsız gözlerle bakan bir tür avare şehir midir? Bu soruları cevaplandırabilmek için, A. Hamdi Tanpınar’ın Konya hakkındaki “Konya, tıpkı Mevlevilik gibi, bir tür initiation ister” sözünün Samsun için de belli ölçülerde geçerli olduğunu kabul etmek gerekir. Tanpınar, bu sözüyle Konya’yı yalnızca fiziksel ve kültürel görünümlerine bakarak anlamanın mümkün olamayacağına işaret eder. Konya’yı anlamak için, tıpkı Mevleviliğe initiation (intisap) esnasında bir takım dini sembollerin, işaret dilinin, kültürel inceliklerin, tarihin vs. kavranmasına benzer evrelerden geçmek gerekir. Her ne kadar Samsun, kozmopolit heterojenliği içinde hala kimliğini arayan bir şehir olsa da, özellikle müzik alanında belli bir ufka sahiptir. Onun bu müzikal ufkuna nüfuz edebilmek için yalnızca Devlet Korosunu, Belediye Konservatuarını, özel müzik dernek ve kurslarını veya nispeten geniş denebilecek bir müzik enstrümanları yelpazesine sahip müzik evlerini dolaşmak yeterli değildir. Belki çok daha önemli olarak, bu ufkun gelişim tarihinin bir parçası olagelmiş müzik adamlarımızı tanımak gerekmektedir. Zira Samsun’un, özellikle Cumhuriyet’in kuruluşu sonrası sahip olduğu müzik birikimine nispetle, bugünlerde sahip olduğu müzikal ufkun anlam ve değerini en iyi takdir edebilecek olanlar bu müzik adamlarıdır. Bu ufuk gittikçe açılmakta ve açıldıkça söz konusu kişilerin tarihsel konumları daha da belirginleşmektedir. Bu ufuk içinde dikkat çeken en önemli simalardan biri, Neyzen Dr. Turgut Tokaç’tır. Samsun’un müzik tarihinin aktif bir tanığı olan Dr. Tokaç, Samsun’a kültürel açıdan nüfuz etmek isteyenlerin nasıl bir initiation (intisap) sürecinden geçmesi gerektiğine dair bizlere önemli ip uçlarını sunmaktadır. Ney, tanbur ve kemençe gibi klasik sazlarımızın ne zamandan beri Samsun semalarında yankılandığına dair onun verdiği tarihi bilgiler, aynı zamanda Samsun’un gerçek bir şehir kimliğini ne zaman aramaya başladığına da işaret etmektedir. Dr. Tokaç’ın 1970’lerin ortalarından sonra kendisine biçtiği misyon; asıl mesleği olan hekimliğinin yanı sıra, ney, ud, tanbur, kudüm ve kemençe gibi sazların icraları ile bu sazların temsil ettiği klasik müzik kültürünün belli bir yaygınlık kazanması sonucu Samsun’u bir ‘konuşan şehir’ haline getirmektir. Ya da en azından Samsun’un kültürel açıdan cılız sesini, derinlikli ve ayrıcalıklı seslere sahip bu enstrümanların ve klasik müzik kültürünün katkısıyla güçlendirmektir. Nitekim onun 1978’de Samsun Musiki Cemiyeti’nin bir TRT TV programında ney taksimi yaparak müziğini icra etmesi, aynı zamanda Samsun’un Türkiye genelinde bir başka açıdan temsili yani Samsun’u bir konuşan şehir haline getirme çabasıdır. Oysa, kendisinden öğreniyoruz ki, “Daha önce Ankara’ya TV konseri için götürülen aynı ekip içine Amasya’da ‘ney’e sempati duyan birisi davet ile dahil olmuş; görüntü kaydı içinse Samsun’lu koro elemanı bir nikah memuru elinde eğreti duran bir neyle “playback” yapmıştır.” Neyzen Dr. Tokaç ile Samsun Mecidiye Pasajındaki muayenehanesinde—Neyzen Dr. Ahmet Çakır’la birlikte—yaptığımız söyleşi esnasında müzisyenliğinin karakteristiğini nasıl gördüğünü sorduğumuzda, müzik geleneğimizde “Ben” kavramının yeri olmadığına işaret ederek bu sorunun cevabını bizlere ve müzik araştırmacılarına havale etti. Kanaatimizce bu soru önemlidir çünkü Dr. Tokaç’ın müzisyenliğinin karakteristiğini belirlemeye çalışmak, aynı zamanda Samsun’un müzikal ufkunun karakteristiğini de anlamaya katkı yapabilecektir. 1941’de Ünye’de doğan Turgut Tokaç’ın 1960’lı yıllarda İstanbul’da Askeri Tıbbiye öğrencisi iken İleri Türk Musikisi Konservatuarında müzik dersleri alıncaya değin müzik ile ilgisinin ne olduğunu henüz bilmiyoruz. Zaten bizi ilgilendiren asıl husus, onun Halil Can, Osman Dede, Yahya Akın gibi müzik adamlarından müzik meşk ettiği, Niyazi Sayın, Selami Bertuğ gibi virtüözlerden ilham aldığı ve Süheyl Ünver’den tezhip çalışıp, Hamid Aytaç ve Halim Özyazıcı gibi hat ustalarından yararlandığı İstanbul yıllarını müteakip Ankara, Kırıkkale, Ağrı, Girne, Adana gibi şehirlerde askeri doktorluk ve müzisyenlik görev ve hizmetlerini icra etmesi ve nihayetinde farklı birikimleriyle 1985’te Samsun’a tekrar dönmesidir. Kısacası, Neyzen Dr. Tokaç, başta İstanbul olmak üzere diğer şehirlerle Samsun arasında bir kültürel köprü oluşturma sürecine kendi katkısını yapmış görünmektedir. Albay iken kendi isteğiyle Silahlı Kuvvetlerden emekli olan Dr. Tokaç, Samsun’a yalnızca bir ‘birey’ olarak dönmemektedir. Aynı zamanda bu bireyle birlikte bir ‘kültürel birikim’, kendi yaşama alanını oluşturmak ve kendi muhataplarını bulmak üzere Samsun’a gelmektedir. Samsun’un bir konuşan şehre dönüşmeye başlamasını, bu gibi insanların beraberlerinde getirdikleri kültürel birikimin Samsun’da yeni bir anlayış, düşünme, konuşma ve muhatap üretme tarzına yol açması ekseninde ele almak gerekir. Dr. Turgut Tokaç’ın Samsun’un müzikal ufkunun teşekkülüne asıl katkısı Samsun Musiki Cemiyeti ve Belediye Konservatuarında neyzenlik yapması ve Türk Müziği Nazariyatı derslerine girmesiyle başlamış görünüyor. Daha sonra Konservatuarda Tasavvuf Müziği korosunu kurup çalıştırması, O.M.Ü. İlahiyat Fakültesinde Dini Musiki derslerine girmesi ve bu kürsünün oluşumunda rol üstlenmesi, kendi muayenehanesini klasik müzik icrası ve kültürü için ayrıcalıklı bir ortama dönüştürmesi, farklı müzik guruplarına önderlik yapması ve toplumda ilgi uyandıran klasik ve tasavvufi müzik konserlerini yönetmesi Samsun’un çok farklı mekanlarının klasik müziğe tanıklık etmesi açısından ayrı bir önem arz eder. Yukarıda sorduğumuz Dr. Tokaç’ın müzisyenliğinin karakteristiği sorusunun anlamı bu arka plandan hareketle bakıldığında daha bir belirginleşiyor olmalıdır. Kendi ifadesiyle onun “Bu işin (müzik icrasının ve kültürünün) Samsun’da daha kötüye gitmesini engellemeye” çalışması bize bu tarzın karakteristiği hakkında önemli ip ucu sunmaktadır; daha açıkçası o gündelik hayatın karmaşası ve belirsizliği içinde Samsun’un bir şekilde savrulmasına paralel olarak klasik ve tasavvufi müziğin bir karmaşa ve belirsizlik içinde kimlik kaybına uğramaması için gösterdiği çabaya işaret etmektedir. Aslında bu çabanın Samsun’u hayatın gündelik akışının tam ters yönüne doğru çekme yani akıntıya karşı kürek sallama çabası olarak anlaşılmasının da mümkün olduğu hemen fark edilebilir. Bir şehri, gündelik hayatın bayağılaştırıcı etkisine karşı direnç alanları oluşturarak yüksek kültür düzeyinde tutabilmek, o şehrin tüm entelektüellerinin temel özelliklerinden biridir. İşte bu bağlamda Dr. Turgut Tokaç’ın müzisyenliğinin asıl karakteristiğini anlamaya başlıyoruz. Zaten onun Yeni Samsun, Yeni Karadeniz, Büyük Samsun ve Önder gibi muhtelif yerel gazete ve dergilerde “Hekim Gözüyle” başlıklı köşe yazılarına bakıldığında Samsun’a bir şehir olarak nasıl konum biçtiğine dair izler kolayca edinilebilir. Klasik müziğin geleneksel icrasını merkeze alan bir müzik anlayışı içinde dilin, kültürün, adabın en doğru biçimde ortaya çıkabilmesi için dikkatlerimizi bu alanlardaki bazı yanlışlarımıza çekmesi, aynı zamanda şehrimizin otantik bir şehir kimliğine kavuşabilmesi yönünde insanlara yaptığı bir çağrı olarak anlaşılmalıdır. Masum bir kız çocuğuna bir sahnede sözleri ve içeriği yaşına ve kişiliğine hiç yakışmayan bir şarkı okutulmasından olumsuz etkilenerek, çocukların masumiyetine ve iffetine vurgu yapan “Çocuklar güle benzer” başlıklı bir segah şarkıyı bestelemesi ve Devlet Bakanlığınca bu eserin mansiyon ödülü alması onun müziğinin karakteristiğine dair bir özel kanıttır. Dr. Tokaç’ın TRT arşivlerinde kendilerine yer bulan diğer bestelerini, sayıları gittikçe kabaran ney ve ud öğrencilerini, özel muayenehanesinde öğrencilerinin de katılımıyla yükselen ney, ud ve kudüm seslerini ve artık uluslararası bir üne sahip Neyzen Tanburi Dr. Murat S. Tokaç’ın babası Dr. Turgut Tokaç’ın elinde müziğe adım atmasını Samsun’da müzikal ufkun açılım tarzının farklı örnekleri olarak anlamak mümkündür. Sözümüzü, rahmetli Uğur Mumcu’nun Sakıncalı Piyade adıyla yayımladığı askerlik hatıratında, insanlara karşı nazik ve saygılı tutumundan ötürü Yüzbaşı Dr. Turgut Tokaç’ı minnetle anmasını farklı bir açıdan ele alarak bitirelim. Galiba şehir ve müzik arasındaki ilişki, müzisyenlerin gerçek anlamda bir kültür ve adap insanı olmalarıyla en gerçekçi görünümüne erişmektedir. Neyzen Dr. Turgut Tokaç’ı bu noktada tam bir şehirli olarak görmekteyiz. Zaten, şehirler gerçek anlamda ‘şehirli’ olabilen adap ve kültür insanları sayesinde şehir olmuyorlar mı?
|