ELEŞTİRİ İLE KARALAMA ARASINDAKİ FARKVEYA BÖYLE ELEŞTİRİ OLUR MU? |
|
| Mehmet Güntekin | |
| mehmetguntekin@kafmuzik.com | |
|
7 Ekim 2001 tarihli ZAMAN gazetesinde, “Aşk Olmayınca” başlıklı köşede Cem Behar imzasıyla çıkan “Yeni CD’ler, yeni kitapçıklar” başlıklı yazı, tarafımızdan yayınlanmış olan ŞERİF MUHİDDİN TARGAN- Peygamber Torununun Müziği adlı CD-kitapla ilgiliydi. Ne yazık ki, ortaya koyduğumuz işi “eleştiren” bir yazı olması gerekirken, gerçeklerin üzerini kapatmaya ve var olanları yok göstermeye çalışan son derece talihsiz bir yazıydı. Asıl üzücü tarafı ise, bir bilim adamı olan yazarının eser listesine, bu olumsuz özelliğiyle eklenmiş olmasıdır.
EVET, BİR “İLK”TİR!..
Birincisi, Cem Behar şunları söylüyor: "Bu konuda bir 'ilk' olma iddiasında bulunan broşürde yayıncının daha dikkatli davranması gerekirdi. Mesela, Şerif Muhiddin Targan 1934 ile 1948 yılları arasında Bağdat'ta yaşadı, Bağdat Konservatuarı'nı kurdu ve burada ud hocalığı yaptı. Torgan, Arap ud icrasını derinden etkiledi ve Selman Şükür, Münir Beşir ve Cemil Beşir gibi her biri bir ekol olan ud virtüozları yetiştirdi. Albümde bu konudan söz edilmiyor."
Öncelikle belirtmemiz gerekiyor ki, bu eserin “ilk”lik sıfatı bir iddia değil, vâkıadır. Şerif Bey’le ilgili böyle bir CD-kitap, vefatının üzerinden geçen 34 yıl içinde ne Türkiye’de, ne de Türkiye dışında yapılmış değildir. Evet, Şerif Bey’in Bağdat’taki hayatı için Cem Behar’ın yukarıdaki alıntıda söyledikleri tamamen doğrudur. Fakat, “Albümde bu konudan söz edilmiyor” tesbiti tamamen gerçek dışıdır ve buna şaşırmamak elde değildir. Çünkü, 80 sayfalık CD kitapçığının 21, 22 ve 23. sayfaları, tamamen bu konuya ayrılmıştır. Hatta, konunun girizgâhı, “Yine gurbet...” başlığıyla, kitapçığın 20. sayfasından başlatılmıştır. Hem de yalnızca kuru bilgiyi içeren sözlerle değil, belgeleriyle! 21. sayfadaki büyük fotograf, Bağdat Güzel Sanatlar Akademisi binasında ve Şerif Bey’in Bağdad Konservatuvarı ekibiyle birlikte görüntülendiği bir karedir. 22. sayfadaki “Bağdad yolunda...” ara başlığı altındaki yazılar, Şerif Bey’in Bağdad mâcerasını anlatmaktadır. Yine aynı sayfaya dercettiğimiz belge ise, Şerif Bey’in, adı geçen okulu kurmak üzere aldığı davete icabet ettiğini bildiren ve dönemin Irak başbakanı Nuri Said Paşa’ya hitaben yazdığı elyazısı mektuptur. 23. sayfaya gelindiğinde, Şerif Bey’in Bağdad mâcerası sürmektedir. Bu sayfadaki belge de, T.C. Dışişleri’nden gelen ve “Bağdad’da gördüğü vazifesinin devâmına mâni bir durum bulunmadığına dair” 1942 tarihli bir “vaziyet tazeleme” mektubudur. Kitapçığın son bölümünde ise, yine bu konuyla ilgili olarak, meselâ, dönemin Irak genelkurmay başkanı General Gazi Dağıstânî’yle birlikte bir grup fotografı ve aynı kişiden gelen bir telgraf, belge olarak yer almaktadır.
Kısacası, bir cümlecikle zikredilip geçilmiş olsa, gözden kaçması belki hoş karşılanabilir. Lâkin, “yok” denişinin aksine, konu, kitapçıkta geniş biçimde, hem de belgesel olarak yer alıyor. Behar’ın bu koca dört sayfayı nasıl görememiş olduğu, gerçekten merakımızı muciptir. Keşke, bizim onu arayıp konuştuğumuz gibi, o da bizi medenîce arayıp, “niçin bunlardan bahsetmediniz?” diye sorsaydı. Biz de o zaman kendisini, “dikkatli bakmamışsınız, filânca sayfalarda bu bilgiler var” diye uyarırdık. Böylece Behar, bu mahcubiyeti yaşamamış olurdu.
“BÎHABER”LİK Mİ, BİLGİSİZLİK Mİ?..
İkincisi, Cem Bey şunları söylüyor: "Broşürün yazarı Şerif Muhiddin Targan hakkındaki en önemli yayından da bîhaber. 1976 yılında Paris Üniversitesi'nde (Sorbonne) müzikolog Jean-Claude Chabrier tarafından savunulmuş ve bütünüyle Şerif Muhiddin'in ud virtüozluğuna hasredilmiş bir doktora tezi var. Bu tezi okumadan Şerif Muhiddin'in ud virtüozluğu ve etkileri hakkında fikir yürütmek boşuna gayrettir."
Belirtmekte bir sakınca görmüyoruz ki, Jean-Claude Chabrier'in bu çalışmasından önceden gerçekten de haberimiz bulunmuyordu. Eserden, bizzat Behar'ın kendisiyle konuştuğumuzda haberdar olduğumuzu belirtmeliyiz. Yine de, "bu tezi okumadan Ş. Muhiddin'in ud virtüozluğu ve etkileri hakkında fikir yürütmek boşuna gayrettir" gibi çok keskin köşeli bir yaklaşım, biraz fazlaca kendine güvensizlik ve kendi değerini teslimden uzaklık gibi görünmektedir. Bu hükmün, “icra” kavramının ne demek olduğu konusunda hatırı sayılır bir bilgisizliği ve Batı hayranlığıyla içiçe bir aşağılık kompleksini de çağrıştırıyor olduğunu düşünmek istemesek bile, Behar’ın bu iddiası, "Chabrier öyle iyi udîdir ki, kitapçıkta Targan’ın müziği üzerine makalesi bulunan Samim Karaca, Targan'ı icra edip özümsemek, anlamak ve tahlil etmek konusunda bu Fransız'ın yanına bile yaklaşamaz" mantığını beraberinde getirdiği için hakikaten tuhaf kalıyor.
Bizim bu konudaki iddiamız, Behar’ın aksine, şu: Samim Karaca, Şerif Muhiddin Targan’ın virtüozluğunu Chabrier’den daha öncelikli olarak değerlendirme ehliyetine sahiptir. Eğer Chabrier, Samim Karaca ölçüsünde ud sazına hâkim olmuş ve Şerif Bey’in eserlerinin tamamını Samim Karaca ölçüsünde bizzat “yenebilmiş” bir udî ise, ancak o zaman, “Chabrier’in, Şerif Muhiddin Targan’ı Samim Karaca'dan daha iyi anlayıp yorumlayabilmesi şansı azdır” iddiamızdan vazgeçebiliriz. Burada sözkonusu olan şey, özel bir iklimin kendine has bir unsuru; ve bu unsurun “icra edilebilmesi”, “özümsenebilmesi” ve “derinlemesine yorumlanabilmesi”dir. Bu da elbette ki bir temsil, hatta temessül problemidir. Bu bakımdan, Jean-Claude Chabrier’in “Şerif Muhiddin'in ud virtüozluğu hakkında” Samim Karaca’dan daha öncelikli olarak söz sahibi olması gerektiğini iddia edemeyiz. Ayrıca, bir konu üzerine yalnızca tek bir çalışmanın ‘en önemli’ olduğunu iddia etmek; ve o konu üzerine bunun dışında bir otorite kabul etmeyerek, yapılan çalışmaları “boşuna gayret” diye nitelemek subjektifliği ile “bilimsel yaklaşım” soğukkanlılığı ne derece bağdaşan tarzlardır, üzerinde dikkatle düşünülmelidir.
“Şerif Bey’in Arap müzik dünyasına etkileri” meselesi ise, “virtüozluk” konusundan ayrı ele alınmalıdır; Behar ikisini birbirine karıştırmakla hata etmektedir. Chabrier, işte bunu dört dörtlük bir mertebede inceleyip ortaya koyabilir ve bunu herkesten daha iyi de yapabilir. Zaten, “Şerif Muhiddin Arap müzik dünyasını etkiledi” yargısı karşısında biz, “etkilemedi” gibi bir iddiayı da öne sürüyor değiliz. Kaleme aldığımız kitapçıkta, üzerine basa basa “Etkiledi” dediğimiz, sâbittir.
Kaldı ki, biz her ne kadar bu CD’yi “akademik ölçülerdedir, bir bilimsel eserdir” diye yayınladığımız iddiasını dile getirmemiş, sadece, çok önemli bir icracının, hazine niteliğindeki orijinal kayıtlarını CD’ye aktarmış olsak da; bu CD’ye ek olarak, büyük çoğunluğu ilk defa yayınlanan birinci elden kaynaklara ve belgelere dayandırarak özenle kaleme aldığımız ‘nitelikli’ bir kitapçık oluşturduğumuz gerçeği herkes tarafından kabul edilmiştir. Yayınladığımız eserin, külliyen bilimsellik çerçevesinin dışında olduğunun iddia edilemeyeceği de açık biçimde görülebilmektedir.
ANLAMAK, GERÇEKTEN “KABİL DEĞİL”!..
Üçüncüsü, Cem Bey, "Ayrıca, Hakan Cevher'in 1993'te İzmir'de yayınlanan Şerif Muhiddin Targan kitabına başvurulmamış olmasını anlamak kabil değil" gibi tamamen havada kalan bir cümle sarf etmektedir. Bu iddia, kelimenin tam anlamıyla havada kalmaktadır, çünkü biz bahsedilen bu kitaptan faydalandık ve başvuru kaynakları arasında da (kitapçığın 32. sayfasında) bu eserin adını, yazarını, yayın yerini ve yılını usûlü mucibince zikrettik. Behar, nasıl bir ilmî tecessüsle incelediyse, maalesef bunu da görmemiş! Hal böyleyken eğer “Bir eserden faydalanılıp faydalanılmadığı hiss-i kablelvukû ile hemen anlaşılabilir. Kitabın adı bir yerlerden bulunup yazılmıştır. Kitapçığın yazarı, Cevher’in kitabını eline bile almamış” demek isteniyorsa, söylenecek pek bir şey kalmıyor! -Lâkin- bu durumda da kendisine, maalesef, kendi yayıncısı olan Pan Yayıncılık'ın sahipleri Ferruh ve Işık Gencer'i şahit göstermek zorunda kalacağız. Başka bir yayınla birlikte, arayıp bulamadığımız bu kitabı Gencer'lerden istediğimizde, satış için mevcudu bulunmayan bu iki kitabı evlerindeki özel kütüphanelerinden getirip bize verdiler. Kitaplar, üzerinde çalışabilmemiz için yaklaşık iki hafta emaneten bizde kaldı. M. Hakan Cevher’e tekrar teşekkür ediyoruz. İyi bir çalışma yapmış ve eserinden faydalandık, bunu da kitapçığımızda belirttik. Ama bu noktada Cem Behar’a teşekkür değil, ancak, ciddi kalem erbâbına yakışacak dikkatli ve dürüst tavrı tenbih etmekten başka yöneltebileceğimiz herhangi bir şey bulunmuyor.
“ULUSLARARASI STANDARTLAR”, “MALİYET” ve “TATMİN”...
Bir diğer tuhaflık, şu sözlerde:
"Her şeyden önce, eski kayıt tekniklerinin sebep olduğu parazit sesleri ayıklama işlemi teknik açıdan mükemmel olarak yapılmadığı zaman çalına çalına aşınmış bir eski plaktaki binbir parazit, cızırtı ve hışırtı arasından (...) Şerif Muhiddin'in bir etüdünü dinlemek (ya da sadece aslını tahmin etmeye çalışmak) zorunda kalıyorsunuz. Bu kabul edilemez akustik seviyeleri aşmak gerekiyor artık. Prodüktörlerin de, eğer gerçek bir arşiv yayını yapmak (yani geçmişin değerli ses kayıtlarını gelecek kuşaklara taşımak) istiyorlarsa, eski kayıtları bugünkü dinlenebilirlik seviyesine getirmenin maliyetlerini kabullenmeleri gerekiyor. Örneğin, birkaç hafta önce Kaf Müzik yayını olarak piyasaya çıkan Şerif Muhiddin Targan (1892-1965) (1965 değil, 1967. MG) albümü bu açıdan pek tatminkâr değil. Kalın bir kitapçıkla birlikte ve yüklüce bir dokümantasyonla (resim, yazı, vs.) piyasaya çıkan yirminci yüzyılın bu büyük ud virtüozunun ilk albümünün akustik seviyesi genellikle özensiz. Cızırtılar ve sürtünme sesleri Şerif Muhiddin’in eşsiz arşiv icralarından aldığımız zevki azaltıyor. Oysa, Türk musıkisi eser ve yorumlarının teknik altyapılarının her zaman uluslararası standartta olmasını beklemek hakkımız." (Bold/koyu vurgulamalar yazının aslında olmayıp bize aittir. MG)
ŞERİF MUHİDDİN TARGAN – Peygamber Torununun Müziği CD’si nasıl bir “ilk”se, onun ses kalitesi üzerine bu olumsuz yaklaşım da bir “ilk”tir. Hatta “tek”tir ve galiba, öyle de kalacaktır. CD'deki ses kalitesini yakalamak için hiçbir masraftan kaçınmadığımız gibi, bu işi “gerçekten bilenlere” de danıştık. Bunda da iddialıyız. “Gerçekten bilenler” tamlamasıyla kastettiğimiz isimler şunlardır: Kayıtların çoğunun sahibi ve çizgi üstü bir müzikolog olduğu kadar usta bir sâzende (tanburî) olan Murat Bardakçı; ud virtüozu ve yayının danışmanı Samim Karaca; kabul buyurulacaksa Mehmet Güntekin, ses tekniği üzerine uzmanlıkları ve elektronik âletleri kullanma hususunda ustalıkları bütün ülkede teslim edilen teknisyenler...
Ortalama yaşı, 60-65 civarında olan bu kayıtlardan pürüzsüz ses çıkarmayı, günümüzün imkânlarıyla elde etmenin, öyle sanıldığı gibi büyük bir maliyeti ve zorluğu yoktur. Yazar, bu hususta, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamayacağını gözden kaçırıyor. “Çalına çalına aşınmış bir eski plaktaki bin bir parazit, cızırtı ve hışırtı arasından (...) Şerif Muhiddin'in bir etüdünü dinlemek (ya da sadece aslını tahmin etmeye çalışmak) zorunda kalıyorsunuz. Bu kabul edilemez akustik seviyeleri aşmak gerekiyor artık” sözüyle Cem Behar, maalesef, hem konudan bîhaber olduğunu kendi kalemiyle belgelemekte, hem de çok isabetsiz bir tahminde bulunmuş olmaktadır. Çünkü, kendi arşivimden çıkardığım üç taşplâğın yapım tarihi 1930’lar olmasına rağmen, ABD’de doldurulmuş olan bu plâklar, üzerinden en çok bir kere çoğaltma yapılmış (hatta büyük ihtimalle hiçbir çoğaltma yapılmamış), ticari bir göbek etiketine sahip olmayan (yani özel olarak doldurulmuş, satış için yapılmamış, 70 yıl önce Şerif Bey tarafından bazı notlar düşülüp imzalanarak yapıştırılan zarfı tarafımdan açılmış, yani defalarca dinlenmemiş), tek taraflı orijinal masterler olup, bir taşplâk koleksiyoncusunun rüyalarına girebilecek temizlikte parçalardı.
Murat Bardakçı'dan aldığımız kayıtların ise plâk kaydı olmadığını, bazısının muhtelif tarihlerde ev ortamında özel olarak kaydedildiğini, yahut radyo için yapılmış kayıtlar olduğunu kitapçıkta zaten belirtmiştik. O cızırtıların tamamen silinmesi bugünkü teknikle zor bir işlem olmamasına rağmen, “bilen” herkes, bunun yapılmasının 'cinayet' olacağını söyledi. Bizim tercihimiz, hem Şerif Bey ve müziğine saygılı bir yaklaşımdı, hem de ses fiziği açısından bir gereklilikti. Çünkü o udun ve icranın bütünü, o teknikle birlikte vardı. Cızırtıları çıkardığımız zaman müziğin aslından da çok şey gittiğini deneyerek müşahede ettik. 'O günkü tekniğin sesi zaptetme hadisesi' bütünü içinde bakıldığında, seçtiğimiz bu yol, hakikaten de o müziğin kendisine ve orijinaliteye sadakat anlamına geliyordu. O cızırtılar müzikten ayrılınca, ortaya çıkan şey, Şerif Bey'in -meselâ 1930 yılında- çaldığı ud olmaktan çok uzaklaşıyordu. Behar’ın sözünü ettiği 'uluslararası standartlar'ın örnekleri, icracılık ve yayıncılık mesleğimiz gereği, bizim de elimizde mebzul miktarda bulunmaktadır. Mukayese ettiğimizde, -övünmek gibi olsa da- dile getirmekten kaçınamayız ki, Şerif Bey CD’sinin birçok bakımdan hakikaten de emsallerinden çok üst çizgide olduğu görülmektedir.
CEM BEY’İN MUTSUZLUĞUNA MUKABİL MUTLU BEY’İN MUTLULUĞU...
Cem Behar, şu sözleri de üzüntü verici: "Diğer yandan, Şerif Muhiddin'in virtüozca ud parçalarının yorumu hakkında Türkiye'de en büyük otorite sayılması gereken Mutlu Torun'a danışılmamış olması da önemli bir eksiklik sayılmalı."
CD'yi yapma ve yayınlama fikri henüz kafamızdayken ve hiçbir işe girişmemişken danıştığımız ilk kişilerden biri Mutlu Torun idi. Neler yapacağımızı kendisine anlattığımızda, tamamen yanımızda olduğunu ve desteklediğini bildirmiştir. CD yayınlandığında da, daha piyasaya çıkmadan kendisine ulaştırdık. Konservatuvar'daki odasında, yanımızda öğrencisi ses sanatçısı Osman Ziyagil de olduğu halde yaklaşık bir saat tek tek bütün sayfalarını inceledi, duygulandığını gizlemeyerek çalışmamızı samimi bir biçimde tebrik etti. Yani Mutlu Bey, kuvve safhasında da, fiil safhasında da bu çalışmadan haberdardı.
Fikrimizin ilk safhasında Şerif Bey’in devamı sayılabilecek udîlere ait icraları da CD’ye koymayı düşünüyorduk ve bu meyanda Mutlu Torun’dan da uduyla projeye katılmasını rica ettik, memnuniyetle kabul etti. Ancak, proje plânlamasının kesinleşme safhasında, CD’de icracı olarak yalnızca Şerif Bey’in kendisinin bulunması gerektiği noktasında karar kılınınca, bu düşünce gerçekleşmemiş oldu. Yani Mutlu Torun’a danışılmakla kalmadı; belirttiğimiz ilk plân geçerliliğini korusaydı, Mutlu Bey projede ud çalarak fiilen de yer almış olacaktı. Ama o, manevî desteğiyle her zaman yanımızdaydı. Bu desteğe attığı imza, CD’yi inceledikten sonra yönelttiği “Allah razı olsun” duasıdır. En iyi öğrencilerinin başta gelenlerinden biri ve tam bir hayrü’l-halefi olan Samim Karaca'nın projede değerlendirmeleriyle yer almış olması, Mutlu Torun gibi olgun ve oturmuş şahsiyetli, sadece bir müzik adamı değil, aynı zamanda bilge kişiliğiyle de öne çıkan bir “hoca”yı galiba sadece gururlandırdı ve sevindirdi; biz bunu müşahede ettik.
BÜTÜN BEKLEDİKLERİNİZ VAR, İYİ OKUYUN...
"Bir diğer önemli unsur da müziğin kendisine eklenen yazılı metinler. Yayınlanan CD'lere eklenen metinlerin kalitesiyle ilgili olarak da sık sık sorunlarla karşılaşıyoruz. Bu metinler çeşitli açılardan çok önemli. Hem albümün kökeni, içerdiği müziklerin tarihi vs. hakkında bilgi verirler, hem de icra edilen eserler ve icracılar hakkında dinleyiciye yararlı bilgiler verirler. Avrupa ve Amerika'nın kaliteli müzik yayıncıları CD'nin yanı sıra sunulan broşür ve kitapçıkları sık sık o müziğin uzmanlarına en ayrıntılı bir biçimde yazdırırlar. Bu metinler bazen 60-70 sayfalık bir kitapçık boyutunda olabiliyor. Bazıları ise gerçek özgün bir bilimsel, müzikolojik araştırma niteliğini taşır. Bu konuda da özenli ve dinleyiciye saygılı tavır maalesef Türkiye'de henüz yaygınlaşıp kural haline gelememiş."
Bu paragraf için yorumu da, kitapçığı inceleyeceğini varsayarak değerli okurlarımıza bırakıyoruz. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz ki, kitapçık, tamamen orijinal ve büyük çoğunluğu daha önce hiç yayınlanmamış belgelere dayanan ve Behar’ın yukarıda belirttiği "Albümün kökeni, içerdiği müziğin tarihi, icra edilen eserler ve icracı" hakkında –basında, birçok değerlendirme yazısında da vurgulandığı gibi- gerçek bir bilgi ve kültür hazinesidir; bu konuda fazla alçakgönüllü olmamız için bir gerek bulunmamaktadır. Cem Behar, özlemini, “Amerika’nın kaliteli müzik yayıncıları, bu kitapçıkları o müziğin uzmanlarına en ayrıntılı biçimde yazdırırlar; bu metinler bazen 60-70 sayfalık bir kitapçık boyutunda olabiliyor” diye dile getiriyor. Biz de diyoruz ki, biz, bu çalışmada imzası olanlar, bu müziğin uzmanıyız. Ve ilâve bir özellikse eğer, bir yandan da icracısıyız. Bizim kaleme aldığımız kitapçık Amerika’da “bazen” 60-70 sayfayı bulan boyutun üzerinde, tam 80 sayfadan oluşmaktadır. Ve bu 80 sayfa hiçbir şekilde şişirilmemiş, her satırı, her görsel malzemesi “belgesel” ve “orijinal” nitelikli olarak, konusunun uzmanı tasarımcılar elinde bir zevk çizgisinde oluşturulmuştur. Açık biçimde görüldüğü gibi, hazırlayıp yayınladığımız eserde, iddia edilen eksikliklerden hiçbiri yer almamaktadır. Bir eksiklikten, ancak ne yazık ki Behar’ın dikkati ve insafı üzerine söz edilebileceği ortaya çıkmaktadır. Bu ülkede, bu kulvarda, bu özeni, bu biçimde kuvvetle duyuran eser sayısı yüzlerle, binlerle ifade edilmemektedir. Az sayıdaki örnekler içinde bu CD’nin gerçekten “bir numara” sıfatını hak ettiğini, bu tür yayınların “bir numaralı” ismi olarak değerlendirilen Hasan Saltık’ın da (Kalan Müzik) içinde bulunduğu her kesimden çok sayıda ehil ağız, ifade etmeye devam etmektedir.
BU, BİR ELEŞTİRİ DEĞİL...
Behar’ın kaleme aldığı ve köşesinde yayınladığı yazının, bütün bu gerçeklerin oluşturduğu gerekçelerin ışığında bakıldığında, bir “eleştiri” olmadığı kesinlikle görülmektedir. Doğrulara istinad etmeyen bir yazıdır. Var olan birçok şeyi yok göstermekte, dolayısıyla hadiseyi çarpıtmakta ve eserimizi karalamaktadır. Şahsımız ve mensubu olduğumuz tüzel kişilik (Kaf Müzik) adına cevap hakkı doğurduğu için yazmak mecburiyetinde kaldığımız tekzip nitelikli bu yazının tamamını uzun olduğu gerekçesiyle yayınlayamayan fakat çok özet bir kısmının, 10 Aralık 2001 tarihli nüshasında ve aynı köşede yayınlanmasını sağlayan ZAMAN gazetesi yöneticilerine, hem gazetecilik ahlâkına, hem de hukukî prensiplere uyma hususunda gösterdikleri titizlikten dolayı teşekkür ediyoruz.
Fakat yazarları Cem Behar’a, yazımızın başından beri sıraladığımız çarpıtma ve karalamalarının oluşturduğu gerekçeler sebebiyle; ayrıca mülâki olduğumuz ilk günden itibaren kendilerine muamelede hiçbir nezaketsiz tutum almamış olmamıza, daima sayıp ayrıca sevmeye çalışmamıza, tamamen nazik bir jestte bulunmuş olmak adına arayıp-konuşup ŞERİF MUHİDDİN TARGAN-Peygamber Torununun Müziği eserimizi armağan etmiş olmamıza rağmen, bütün iyi niyetli bu girişimlerimize maddî ve manevî anlamda hiçbir tabana oturtulamayacak böyle bir mukabelede bulunduğu için yalnız ve ancak esef ediyor ve kendisini bütün Türk musıkîsi kamuoyu huzurunda kınıyoruz.
Bu nihaî tavrımız çok sert gibi görünse de sayın yazar, altında imzası olan bu yazıyla bu karşılığı fazlasıyla hak etmiş bulunmaktadır. Aramızda çok eskiden DERGÂH dergisi sayfalarında seviyeli bir polemik geçmiş ve ikazlarımızın olumlu sonuçlarını sonraki tarihlerdeki yazılarında müşahede ederek sevinç duymuştuk. Gerçi ikazlarımızı ihtiva eden yazılarımıza hiçbir atıfta bulunmamıştı ama yine de işaret ettiğimiz noktalara dikkat ettiğini görmek bizi sevindirmişti. Böylece, ilmî kafaya sahip nitelikli bir adamın -Bir makalesinde Türk musikisi için "nesebi gayrı sahih" (yani piç) tabirini kullanmış olmasına rağmen (Defter Dergisi, "Klasik Türk Müziği Hakkında Ya Da Ölünün Arkasından Konuşmak", Nisan-Haziran 1990, 13. sayı, 67. sayfa) ve bizden pek hazzetmediğini birçok vesileyle anlamış olsak dahi, ilişkiyi kişiselleştirmemek için soğukkanlılığımızı hep muhafaza ettik- musikimiz için faydalı olabileceği kanaatini daima muhafaza etmeye çalıştık; tâ ki, söz konusu yazısının yayınlandığı güne kadar... İddialarından şaşırmış olmamız, işte bu noktadan dolayıdır. 'İlmî kafaya sahip olduğuna' inandığımız adam, yazısında hiç de bir ilim adamı gibi davranmamış; doğru dürüst okumak zahmetine katlanmadan ahkâm kesmiş ve eline geçirdiği "sütun" imkânını, bir gazetenin plâtformu bünyesinde değerlendirip, tam anlamıyla "kötüye kullanarak", sebebi meçhul bir şahsî husumete âlet etmiştir. |
|
| Mehmet Güntekin | |
| mehmetguntekin@kafmuzik.com | |